"ertesi gün ölümü değil; ölümünden sonra olanlar haber olacaktı"
geçenlerde medyada on gün arayla yayımlanan iki farklı haber dikkat çekti. ilk haberin manşeti “travesti terörü” idi. olay bir gece yarısı E-5 karayolunda, Merter civarında olmuştu. travestiler karşıdan karşıya geçmeye çalışan arkadaşlarına çarpıp ölümüne yol açan ve durmayıp kaçan bir aracın ardından isyan ediyorlardı. geç gelen ambulansa isyan ediyorlardı, duyarsızlığa isyan ediyorlardı, polise isyan ediyorlardı. polise isyan ediyorlardı; çünkü ölen arkadaşları, kendisini kovalayan polislerden kaçmanın tek yolunun karşıya, yani ters yöne geçmek olduğunu biliyordu ve öyle yapmaya çalışmıştı.
ertesi gün, ölümü değil; ölümünden sonra olanlar haber olacaktı.
on gün sonra yine o civarda, bu kez kendisine tacizde bulunan birini kovalayan ağabeyinin peşinden karşıya geçmeye çalışan bir kadına çarpıp kaçan ve ölümüne yol açan bir aracın ardından edilen isyan yer aldı medyada. bu kez manşet “Tem'de facia” idi. ölen genç kadının talihsiz ölümü, yürekleri burkan öyküsü uzun uzun anlatılıyordu.
peki, yayımlanan bu iki haber neden bu denli farklı; soru bu... bu sorunun yanıtını her iki olayın ardından yaşanan isyanın boyutlarının farklılığında; sansasyonun derecesinde mi aramalıyım acaba? yoksa haberi yapan muhabirlerde, editörlerde, genel yayın yönetmenlerinde mi?
eğer bu farkı travestilerle ilgili yapılan hemen her haberde görmüyor olsaydım, yanıtı buralarda aramak doğru olurdu. ama, hatalı ameliyat edilen arkadaşlarından istenen ameliyat masrafına tepki gösteren travestilerin haber başlığı “travestiler hastane bastı, camları kırdı” ise,(1) travestiler arasında yaşanan bir kavga haberinin başlığı “travesti dehşeti” oluyorsa,(2) ya da evinde ölü bulunan bir travestinin haber başlığında “travestinin evinden 350 milyar çıktı” cümlesini okuyorsam,(3) yanıtı başka yerlerde aramam gerektiği çok açık...
travesti ve transseksüellerle ilgili bir araştırmadan (4) alıntı:
“... travestiler - transseksüeller; aşırı derecede vurgulanmış kadınsı görünümleri içinde erkeksi şiddet eğilimleri yüksek bir risk grubu olarak medya ve kamuoyunun gündeminde yer almışlardır.” hımm! içimden bir ses, yanıtın bu tümcenin içinde bir yerlerde olduğunu söylüyor. önce bu tümcede yer alan iki olgunun altını çizelim; “kadınsı görünüm içinde erkeksi şiddet” ve “risk grubu”... ilki tam da köpeğin adamı değil, adamın köpeği ısırması durumu... travesti ve transseksüellerle ilgili haberlerin başlıklarında neden sürekli “dehşet, terör, vurdu, kırdı” sözcüklerinin yer aldığını anladık mı şimdi?! biçimsel açıdan bu “şiddet”e vurgu yapılıyor. ama bu vurgunun işlevi yalnızca biçimsel değil, önemli bir işlevi daha var; dışlama... burada 2. olguya geldi sıra, yani “risk grubu”na... alıntıya biraz daha devam edelim:
“özünde farklı kimliklere ait olmak, bağlı olmak, bireyin toplumdaki konumunu belirler ve kimlikler diğerleriyle olan ilişkilerde inşa edilirler. bir ideoloji ve kurum olarak heteroseksüellik, ataerkilliğin köşe taşıdır. ataerkil toplumlarda kadın kimliğinde olduğu gibi, farklı erkek kimlikleri de egemen erkek kimliğine göre tanımlanır. bireyin cinsellikte yüklendiği cins rolü, onun kimliğinin belirlenmesinde, egemen erkeklik anlayışıyla olan ilişkisini tanımlamada belirleyici rol oynar. ülkemizdeki eski ve yeni erkeklik anlayışlarında farklı cinselliklerin ifadelerinden olan travestiler ve transseksüeller, egemen değer ve yaşam tarzlarına karşı bir tehdit olarak görülmektedir.”(4) dikkat! “tehdit”!.. egemen ideolojinin en has kurumlarından medya tam da bu noktada devreye girerek eşcinsellerin, travesti ve transseksüellerin toplum (siz egemen ideoloji anlayın) için ne denli zararlı yaratıklar (risk grubu - tehdit) olduğu konusunda toplumu bilgilendirme!, “kışt! kışt! (dışlama-tehdidi bertaraf etme) deme ve denmesini sağlama işlevini yerine getiriyor. “benim dediklerim, benim yaptıklarım, benim düşündüklerim doğrudur. benim dışımdaki “öteki”dir. bu da benim dışımda olan “iyi” değildir, “olumlu” değildir, “sağlıklı” değildir.”(5) diyor ve bu önermeyi sürekli tekrarlayarak bir bellek oluşturuyor. bu bellek de egemen ideolojinin sürekliliğini sağlıyor. yani gördüğüm o ki, bu iş medyadaki homofobik, transfobik yazarlarla, gazetecilerle didişmeyle bitecek bir iş değil sevgili okur. egemen ideolojinin “ayrımcı” politikasına karşı insan hakları temelinde ciddi ciddi bir “politik-ideolojik” mücadele gerekiyor. bu mücadeleyi yapabilmek için bir araya gelip, “birlikte düşünmek” gerekiyor. oysa yukarıda alıntılar yaptığım araştırmada yer alan şu paragrafa göre durum vahim: “genelde geylerden farklı olarak travesti ve transseksüellerin örgütlenme ve bir grup dayanışmasına girme süreçleri neredeyse yok gibidir (Yılmaz,1998; Selek 2001; Hocaoğlu, 2002). görüşülenlerden bir transseksüel haricinde hiç birisinin bir politik kimliği yoktur. böylesi bir sürece inanmamakta, politik süreç ve gelişmelerle ilgilenmemekte ya da ilgilenmeyi tercih etmemektedirler. bu kayıtsızlık çoğu kez günlük yaşantılarında da kendini göstermektedir. günlük yaşantı kalıpları neredeyse bir soyutlanma rutinine dönüşmüş durumdadır. bu aslında travesti ve transseksüellerin büyük bir grubunun hem kendilerinin kendi kimlikleriyle barışık olmamalarının, hem de toplumda diğer eşcinsellerin ve birbirlerinin, ve hem de diğer heteroseksüeller tarafından da dışlanmalarının bir sonucudur. kendi cinsel kimliklerini anlamlandırma ya da anlamlandıramamaları, birlikte hareket etmek edebilmek için gerekli ortak amaçlarını belirleyememelerine ve dolayısıyla politik mücadele zeminine taşıyamamalarına yol açmaktadır.”(4)
eee?! ne olacak sevgili okur; bu durum sürüp gidecek mi böyle? bu “soyutlanma rutinine dönüşmüş günlük yaşantı kalıpları”mız içinde dışlanmaya, ayrımcılığa duyduğumuz iç tepkilerimizi “travesti dehşeti” haberleri dışında yan yana getiremeyecek miyiz hiç? burası yol ayrımı sevgili okur; getirebilirsek kimliklerimizi de, hayatlarımızı da anlamlandırabileceğiz. getiremezsek?.. bakın, geçenlerde hürriyet'te yakından! tanıdığımız bir kişiyle yapılan röportajın iri puntoyla yazılı olan giriş tümcesi aynen şöyleydi: “Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü Ekipler Amiri Hortum Süleyman Ulusoy'u kim tanımazki! O bir 'travesti avcısı', o bir 'fenomen'; devlete ve polisliğe 'iman' etmiş, toplumun ahlakını bozacak her türlü 'sapık eğilimle' yılmadan, yorulmadan savaşmış...”(6) ta-taa! toplumumuzu travestilerden koruyan! kahramanımız yıllar sonra yeniden medyanın vitrininde... bu arada, yukarıdaki giriş tümcesinin yorumu ise “medya ve şiddet” başlıklı bir başka yazının konusu olabilir; unutmayayım!
nereden nereye geldik...sonuç olarak; konumuz insan hakları... ve görüldüğü gibi, medya üzerine düşünmek bu konuda oldukça zihin açıcı sevgili okur. tekrar görüşmek umuduyla...
Dipnot
1- Akşam 22.08.2004 Pazar
2- Sabah 11.07.2004 Pazar
3- Akşam 17.07.2004 C.tesi
4- Kaos GL sempozyumu 2003 / bildiri: Cinselliğin Cinsiyetsizleştirilmesi Sürecinde Erkek Kimliğinin Yeniden İnşası: Transseksüeller ve Travestiler Üzerine Bir Çalışma / Doç.Dr. Songül Sallan Gül-Sosyolog Suat Kılıç Süleyman Demirel Ü. Fen Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Böl.
5- Kaos GL sempozyumu 2003 / bildiri: Eşcinsellik, Farklılık ve Toplumsal Barış / Yrd.Doç.Dr. Nilgün Küçükkaraca / Hacettepe Ü. Sosyal Hizmetler Yüksekokulu
6- Hürriyet 03.02.2005 Pazar
not: Birgün gazetesini bu genel çerçevenin dışında bir yere koymak gerek. özellikle “kirpi” ekibine buradan içten sevgiler, selamlar...
serap
|