Suzanne Brögger "Bizi Aşktan Koru" adlı, özellikle kadın kimliğine ilişkin yazılarının derlendiği kitabında travesti kimliği üzerine "Olduğun Gibi Görün" başlığı altında bir yazı yazmış. Yazının hepsini aktaramayacağım ama birkaç bölümü var ki mutlaka sizlerle paylaşmalıyım bacım. / sürmelican
“Travestiler iki cins arasındaki savaşta gerilla hizmeti yapıyorlar! Canlarını dişlerine takıp bu rolü oynamanın ceremesini çekmeyi göze aldıklarına göre, gerçek "partizanları"dır onlar. Ödün vermek nedir bilmezler, hiçbir rüşvetle yola gelmezler. Çünkü psikolojik yapıları öyle bir yapıdır ki idam cezasına çarptırılacaklarını bilseler yine de bu yıkıcı yer altı faaliyetlerinden vazgeçmezler.Yalnızca "kadın" oldukları zaman yaşarlar ve -toplumların kültürü yepyeni bir biçim almadığı sürece- kadının dünyadaki garip rolünü sergilemekten vazgeçmeyeceklerdir. Alay konusu olurlar, kınanırlar, gün ışığında yapıların gölgelerine sığınarak yürürler.Yine de kültürün değişmesinde diretirler; çünkü oynayabilecekleri başka bir rol kalmamıştır artık. Devrimci kromozomları vardır travestilerin, tedavi edilmeleri olanaksızdır. Bir erkek, travesti olarak mahkeme katipliği, polislik ya da öğretmenlik yapamaz, bu da travesti kromozomların devrimci yapısını kendi başına açıklamaya yeterlidir. Dünya öyle dar kafalı bir dünyadır ki çiçekçi dükkanlarında tezgahtarlık yapmalarına bile izin verilmez. Çalışma hayatına karışmalarına izin verilmez. Dolayısıyla, bütün gerillalar gibi, onlar da gerçek işlerini kepenkler indirildikten sonra yapmak zorundadırlar, hava karadıktan sonra. Ben sokaklarda "Bütün ulusların seks savaşçıları birleşsin!" diye bağırarak dolaşsam cezamı yine onlar çekeceklerdir. Bizim gözlerimizi açmaya, "iki cins" ayrımının keyfi bir ayrım, "cinsel organlar" kavramı üstüne kurulmuş bir ideoloji, aptallardan başka hiç kimsenin katlanamayacağı bir düzen olduğunu göstermeye çalışanlardır travestiler. Bu düzene ya da bu sisteme "Tabiat Ana" diyenler bile vardır; ben saplantı diyorum.Travestiler de kadının bundan başka bir şey olmadığını duyuruyorlar- bir fikir, bir kavram. Suçları bu fikri açık bir tablo halinde göstermek, doğayla karıştırmamak.
"Doğal olmak" her zaman korku vermiştir bana. "Doğal" ya da onların deyişiyle "tabii" olmanın bir tuzak, bir tehlike olabileceğini içgüdülerimle sezmiştim. "Tabiliğin" dünyada çok önemli sayıldığını anlayınca korkularımda haklı olduğumu da anladım. "Çok sevimli, çok tabii bir kız..." Hiçbir şey bilme istersen, hain ol, dönek ol, beceriksiz ol… "tabii" olduğun sürece hiç zararı yok. En önemli nokta "tabii" olmaktı. On iki yaşımdayken bu "tabiliğin" neyi gizlemesi gerektiğini pek iyi anlamıyordum. "Tabiliğin" beceriksizliği doğruladığını, "Sakın değişik bir şeye kalkışma!" anlamına geldiğini fark etmemiştim. Yine de, bütün yüzümü mum boyalarla boyayarak - gözlerimin çevresinden morla başlayıp yanaklarımda turuncu, dudaklarımda beyazla bitirerek- doğal olmaktan çok belirgin bir biçimde kurtulmayı başardım. Mum boya zehirli bir maddeymiş ama o konuda yapabileceğim bir şey yoktu. Ayrıca, yüzümün çok korkunç olduğunu söylediklerinde kendime olan güvenim artıyor, seviniyordum. Gel gelelim okuldaki durum, özellikle sınavlar gelip çatınca, pek parlak gitmiyordu. Sınav kuruluna dışarıdan katılan öğretmenler boyalı suratımdan tedirgin oluyorlardı çünkü. İyi yürekli bir öğretmenimiz olduğum gibi görünmekte diretmekle kendime kötülük ettiğimi açıkladı. Yabancı öğretmenler benden hem korkmuş, hem de tiksinmişlerdi. Bundan böyle sınava girerken savaş boyalarını silsen daha iyi not alırsın dedi. Öğretmenlerimiz bize genellikle ikiyüzlülükten, sinsilikten uzak kalmayı öğütlediklerinden bu son öğüdüne biraz şaşırdım. Mum boya hevesim bir süre sonra ancak geçti -herkes değişiklik ister ne olsa- ancak benimsediğim stratejiye bağlı kaldım. Herkes bu çocukça saçmalıkların geçici olacağını umduğu halde ben şiddete şiddetle karşılık vermeyi, "tabii" olmamak çabalarını sürdürdüm. Başöğretmenimizin odasına da çağrıldım sonunda. Bana bakanların "yanlış" bir izlenim edindiklerini, bunun korkunç bir şey olduğunu söyledi. Korkunç olan nedir diye sordum. Yanlış izlenim edinmeleriymiş. Ben alında çok "tabii" bir çocukmuşum çünkü. Gel gör ki "tabiliğin" gerçek anlamını ne o açıklayabildi, ne de ben. O yüzden -büyük bir incelikle- omuz silkip elimden geleni yaparım dedim. Ama "tabii" olmak korkusundan hiç kurtulmadım. Yıllar sonra bile, bir yere gidilecekse arkadaşlarım "olduğundan başka türlü görünmeye kalkışmayacaksan" koşuluyla aralarına alırlardı. Orta tabaka karı kocaların soruları hala kulaklarımdan silinmemiştir: "Affedersiniz, kişisel sorular sormak istemeyiz ama siz neden herkesten başka görünmek istiyorsunuz? Neden tabii olmuyorsunuz?" Onlar için, en az tedirginlik uyandıran, en alışılagelmiş, en dekoratif olan neyse "tabii" olmasını bir ideal olarak gördüklerine göre, "kadın" olmayı da "tabii" sayıyorlar demektir. Haa, işte ben o noktada direnirim kardeşim! Kadın rolünü -tabanca kuşanmadan- oynamayı kabul etmek gibi bir incelik göstermek neyse ne; ama bir de kadın rolünün "tabii" olduğunu ileri sürmek! Onların istediği bu tabii! Kadın soyuna ihanet etmemiz! Bugün, "kadını" dürüstçe oynamanın tek yolu, o rolü -hatta biri yetmiyorsa bütün kadın rolleri- sapına kadar oynamak, ancak rolü ya da rolleri ciddiye almamaya, doğayla ilgili görmemeye özen göstermektir. Çünkü "kadın"ın doğal bir fenomen olduğu saplantısını bir kabul ettiniz mi… ruhunuzu satmışsınız demektir. İşte bu yüzden de ben hala kafama bir papağan tüyü, kıçıma bir krizantem takmak gereğini duyuyorum. Tıpkı travestilerin yaptığı gibi. Göze batmalıyız, canına yandığımın, tedirgin etmeliyiz.Tarihteki gerçek travestiler onlara yakıştırılan ve onlardan beklenen doğa-dışı özellikleri doğal sayan, bu çılgınlığı hasır altı edip, ekmeklerini "tabii" görünmekle kazanan kadınlardır. Oysa "benim" travestilerim, geceleri gezenler, çılgınlığı göz önüne sererler.”
Suzanne Brögger / Olduğun Gibi Görün / Bizi Aşktan Koru
|