Bazı sevgiler vardır. Yaradır damağınızda. Dilinizi o yaraya değdirmeden edemezsiniz. Doktor, oraya dokunmadığınız sürece yaranın iyileşeceğini söyler. Ama nafile. Geceler boyu kıvranır. En sıkışık olduğunuz zamanda bile gün boyu aklınıza gelir, iki dil atmak. Dil sadece salgıladığı iyileştirici etkiyle dokunmaz oraya, haz veren dürtüyle acıtır da. Bir bakmışsınız ki ağzınıza acı bir tat gelmiş. Gelen, irin gibi kokan kandır hâlbuki. O zaman anlarsınız tüm yaralar gibi acı biten her birlikteliğin sabır ve zamana ihtiyaç duyduğunu. Benim de daha düne kadar demeyeceğim ama bir o kadar yakın zamana tekabül eden yaşanmışlığım var. Ona sevgi değil de arzu desek, hatta kız olursa Merve, erkek olursa Süleyman diyebileceğimiz bir geyiğe dönüştürsek ne komik olur. Ya da sadece saçmalasak ve gülsek.
Bir arkadaş vasıtasıyla tanıdım onu. Hayallerimin prensi değildi. Çünkü her hikâyenin kraliçesi bendim. Ayağa düşen bir lubunyadan daha kötü bir şey varsa, o da ayağa düşen bir kraliçedir. Her neyse, aklımdan hiç geçmiyor değildi. Görmüşlüğüm vardı. Hatta iki konuşmuşluğum da. Daha kötüsü yalnızdım. Yalnızlık hata yapmaya en meyilli olduğum zamandır. Ah o, bir an olsun akışına bırakayım dediğim zamanlar! Kontrolün elinden kaydığını bilmek nasıl bir şey diye sorar Mickey Rourke Kim Basinger'a. İşte o an film bitmeye yüz tutar. Filmin adı 9 ½ Hafta'dır. Oyuncularsa rollerini çoktan terk etmiştir. Ama bu filmin İstanbul versiyonunda ne o bir borsa simsarıdır ne de ben bir sanat galerisi çalışanı. Sermaye, bir ekmek kapısı aralama umuduyla gittiğim yerlerden aldığım az miktar paradan ibarettir.
Başlarda uçuruma yuvarlanma ihtimali aklının ucundan bile geçmeyen bufolo sürüsünün iki azgın elemanıydık, aynı anda hem heyecan hem sanrı yaşayan. Sınırları zorlamasını bilirdi. Ben de kuralları. İşte tam o sırada Kim ve Mickey sokak başında oynaşır ve Bryan Ferry “Aşka Köle Ol “diye seslenir. Filmi izlediğim dönemde TV'de dönen sürekli bir parfüm reklâmı vardı. Aşk bile bile köleliktir diyordu. Haklıydı. Bu oyunda kimse masum değil. İkili, üçlü ya da sürekli değişen takım oyuncularıyla neye ve kime oynadıklarını bilen insanlardan oluşur bu oyun. Ve hiçbir kuralı yoktur. Kurallar saha içinde oyuna katılan insanlar arasında yapılan bir anlaşmayla sağlanır. O yüzden maç bitiminde şike iddiasında bulunamazsınız. Çünkü kurallar zaten sizin iradenizle konulmuştur. Hüsran sadece yenik düşmüş vicdanınızdır. Ağlarken düşen gözyaşlarınız kirlenmiş formanızı temizlemeye bile yetmez. Çünkü aynı gözyaşları en az sizin kadar acizdir.
Seksin kamusal alan tanımadığını ondan öğrendim. Öyle ki Yıldız Park'ından Akmerkez tuvaletlerine değin, her yerde yaptık. Hatta malum filme nazire yaparcasına saat kulesine çıkalım dedik ama gidebildiğimiz en uç yer Kız Kule'siydi Buna rağmen ilişkimiz ona yetmedi. Ya da ben ona yetemedim. Sikmekten başka bir halt beceremeyen bir adama göre ağzı, süpet alıkmanın dışında çok iyi laf yapıyordu. O yarım aklıyla sürekli nasihat veriyor, sözde akıl hocalığı yapıyordu. Beni başkalarıyla karşılaştırıyor, yarıştırıyor hatta yatırıyordu. Bu kadar mı nesneleşebilirdim. Evet, ben bu kadar olabildim. Ama şunun farkındaydım. Ben bunu istiyordum.
Aşağılanmanın iç gıcıklayıcı bir yanı vardır. Bazen kolunuzdan boyun hizasına uzayıp giden damarın içindeki kan dolaşımı gibi size garip bir hoşluk verir. Ve siz bundan sebepsiz bir zevk duyarsınız. Çaresizsinizdir ama bilinciniz yerindedir. O da bunun farkındaydı ki oyuncağını seviyordu. Kuklacıların adi birer sübyancı olduğunu düşünmüşümdür. Mütemadiyen sikiyle oynar gibi kendinden küçük tahta zavallılarla oynadıkları için. Aslında bu bir tür mastürbasyon, ötesi olmayan. O da bundan muaf olmayan bir tokmakçı.
Bu zevk şöleninin kabak tadı sinyalleri verdiği dönemse Gacıistanbul'a yazı göndermeme denk düşer. Çok ilginç, o dönemde öyle küstahlaşmıştı ki yaptığım tüm çalışmaları küçümserdi. Ne salakmışım! Şimdi geriye bakıyorum da aradan tam iki sene geçmiş. Ve onu bana hatırlatan sadece acı bir buse. Geçen zamansa beni sekse ve erkeklere hiç küstürmemiş aksine daha da bağlamış. Onları seviyorum. Onlara acıyorum. Ama çoğu zaman gülüyorum. Çünkü hala beni güldürmeyi başarıyorlar. Filmin final sahnesinde Kim: “İkimizden biri ayrılalım dese bitecekti. Ama sen onu söyleyemezsin. Nerdeyse, fazlasıyla bekledim” der. Ağızda bitter etkisi yapan münasebetsiz bir şaka gibi. Bu çılgınlığın verdiği gereksiz beklenti. Ve sonlandıramamanın getirdiği korkaklık.
Belki şu an aranızda, kim bilir hangi lubunyayı kucağına alıp, şugar dedelik yapıyor diye merak edeniniz vardır. Ama onun için endişelenmeyin, meraklıları için cehenneme özel bir hat çekilmiş. Neden mi? Çünkü o artık Nietzsche'nin fahişesi.
sürmelican
|