Kadın erkek arasında belli başlı biyolojik farklılıklar vardır. Doğuştan edinilen bir takım nesli benzerlikler ve ayrılıklar takdir edilir ki herkesce bilinir. Yalnız karıştırılan birşey vardır sanki. Bu ayrılık; çok fazla ikili değerlendirmeci, pek modernist ama öte yandan çok da indirgemeci bir yere işaretle, bu "doğal farklılığı" pekiştiren değil ayıran ve bu ayrılığı sürekli damgalayan bir dille biçimlenir. Halbuki gece-gündüz, yeryüzü-gökyüzü gibi bir ilişkide değildir kadın ve erkek, çok daha içiçe ve geçişken bir ilişkidedir. Farkında olmadan toplum tarafından baskılanan şey; bu doğal farklılıkların masumca ifadesinden çok, doğal benzerliklerin sürekli bastırılıyor oluşudur. Aynı gözyaşını döken bedenler olarak kadın her zaman duygusallığın kalesinde mahkumken ve ağlamak ona yakışıyorken, erkek gözyaşları delikanlılığın vücuttan dışarı akışıdır. Bu basit benzerlik, benzerlikten öte aynılık, cinsiyetin biz insanlığa dayattığı birçok şeyden sadece biridir.
Öte yandan bir gacı, neden gacı olduğunu anlatırken de bu benzerlikleri bastırmayı seve seve öne çıkarır. Çoğumuz için erkeksi olmayan herşey bizde olmalıdır. Duygusallık, ev işlerine yatkınlık, kız oyuncaklarına düşkünlük her nedense erkeklere olan düşkünlüğümüzün ve kadın kıyafetlerini giymeyi sevişimizin sebepleri arasına girer. Baskın erkekegemenliğin yani yerleşmiş heteroseksizmin kurbanı olarak, farkında olmadan varoluşumuzun temellerine bombalar koyarız. "arada kalmışlık" bir crossdresser a pek yakışır burada. Derhal kadın olması gerekir, dar kotlar giymelidir, topuklu ayakkabılarıyla gezmelidir... Öyle kalıplara sokmuşuzdur ki düşüncelerimizi, istenilen standart kadını fabrikadan satın almış gibi yaratıveririz bir kaç haftada... Eksikleri cerrahlarla, hormonlar tamamlarlar. Transseksüel olmaya hazır kadınadamlar oluveririz. Çoğumuz bile bile içimizdeki erkeği kurşuna dizeriz...
Sözüm burada cidden kadın olmak isteyenlere değil. Hem kadın hem de erkek olarak yaşamak isteyenlere...
Transvestizmin transseksüelliğe karıştırıldığı ve kusursuz kadına yaklaştırılmaya çalışıldığı çevremizde, çevreye asılan kulakların hükmünün bedenlerimize sürekli yansıdığını görebiliriz. Saçını arkadaşlarına uyup kazıtan ve aylardır perukla dolaşan gacı arkadaşlarımızdan biri dert yakınıyordu geçenlerde, arkadaşlarını dinlediği için. Bu sadece küçük bir örnek. Buna ameliyat olanları, yaptırdığı göğüsü bir türlü kabul edemeyenleri ve illa sevdiği erkek uğruna istemeyerek penisini kestirmeyi düşünenleri de ekleyebiliriz. Sistemin bizi zorla kadın-erkek olmaya zorlayan "tektipleştirici" mesajları, kadınlığın ve erkekliğin içini de binlerce gereksiz örneklerle doldurur. Hiçbirimiz bu kadınlara ve erkeklere benzemek zorunda değiliz, benzemek istediğimiz sadece kendimizin istedikleri oldukça.
Farklılığın doğallığından bahsederken düşünmek gerekir: Büyük bir saplantıdır bu cinsiyetlerin arasındaki uçurumları vurgulamak. Giysiler, süslenmeler, etekler, makyaj malzemeleri, dedikodu kadına aittir. Bu o kadar aittir ki söküp çıkarmaya, bozmaya çalıştığında sanki beden bir performans sergilermişcesine gülücüklerle karşılaşır. Dilediği gibi olmaya çalışan insana dayatılan kadınlık ve erkeklik normları onu en iyi anlayacak gacılarca bile garip karşılanır. Sakallı kadınlar olmayacağı gibi, memeli erkekler de olmayacaktır. Bu arada kalmışlığa bir dur denmelidir... Az evvel de dediğim gibi; ağda sütlaç , hormonlar tarçın, cerrahlar da kaşıktır... Bu tatlı hemen yenir bitirilir. Dünyaya yeni bir bebek gelmiştir. Adı hemen dağdan bayırdan koparılmış bir çiçek ismi oluverir. Şehrin göbeğinde aynen o dağdaki vahşiliği gibi kendini tanımadan, bu geçişi anlayamadan duruverir.
Toplumsal cinsiyet çalışanlar " rolün öğrenilmesi", "toplumsallaşma" ve "içselleştirme" üçlüsünün kadınlık ve erkeklik karakterlerinin yerleşmesinde önemli üç nokta olduğunun altını çiziyorlar. Haliyle kadın ve erkek karakterlerinin olabilmesi adına bu üçlüyü gerçekleştirecek toplumsallaştırma etkenlerinin olması gerektiğinin de önemini vurguluyorlar. Nedir bu etkenler dendiğinde kaçınılmaz yanıtlar; anneler, aileler, öğretmenler, okullar, arkadaş grupları ve elbetteki medya (radyo, tv, gazete ,dergi) geliyor. Yukarıda verdiğim diğer örneklerden de anlaşılacağı üzere çevresel faktörler ağır bir şekilde etkiliyor bizleri, kendimizi, kimliklerimizi biçimlendirmede ciddi zorluklara, baskılara sebebiyet veriyorlar.
Unutulanın, gerçek olanın içimizden gelen sese ayak uydurmak olduğunu, bu gelen sesin de ne kadar önemli olduğunu vurgulayarak noktalamak en iyisi. Bu sesin bile ne kadar safiyane olup olmadığına da dikkat etmek gerekir. Bu cinsiyetçi eğitim kitaplarının, heteroseksist filmlerin, dizilerin içlerinden büyütülmüş bizlerin tez zamanda ezberlerini bozmaları, çevrelerindeki herşeye karşı şüpheci olmaları gerekmektedir. Aksi halde hepimiz "fabrikasyon barbi bebekler"e benzeriz.
trikalı gacı
|