Yıl '86... Sünnet oldum. Benden kopacak bir parça için korkulu ve bir o kadar heyecanlı bir bekleyiş içerisindeydim. Heyecanımın nedeni: milimlik bir kaymayla, olası erkliğimin benden kopma ihtimaliydi. Ama gerçekleşmedi. Beni erk yapan tek ve yegâne organ bacaklarımın arasında kaldı. Şimdilerde onsuz bir hayatın hayalini kuruyorum. Belki bir gün kurtulurum diye.
Bize kadınlık erkekliğin karşıtıdır diye öğretildi. Hâlbuki gerçek bu kadar basit değildi. Her erk dışılık, bir kadınlık teşkil etmiyordu. Aynı eşcinsel olduğunuz savıyla erkeklikten muaf tutulmayışınız gibi. Şimdilerde bunun tartışmalarını yaşıyoruz. Cinsiyet kimliği nedir? Nedir bu toplumsal cinsiyet? Ya da aslı var mıdır bu kimliğin? Konu karışık ve bir o kadar kapalı. Din ve bilim adamları üreme ve soyun devamı diye bir şey tutturmuş gidiyor. Basite indirgenmiş her şey gibi cinselliğin de altı boşaltılıyor. Çünkü her soru işareti yeni bir sorgulamaya yelken açıyor. Bir ebeveyn edasıyla uzmanlar parmak sallıyor, eli şeyinde çocuk misali halkına. Ve kızıyorlar neden bu kadar soru soruyor diye. Böylece bir öğretilmişlik inşa ediliyor. Adı erkeklik olan miladı dolmuş ders kitabından. Elbette en büyük yarayı kadınlar alıyor. Gittikçe gömülüyorlar bu bataklığa. Sırasıyla eşcinselleri ve travestileri de yanlarına alarak. Artık kimse için bir kurtuluş yok. Bataklığı kurutacak okaliptüs ağacı da kalmayınca kaderlerine boyun eğiyorlar. Zaman gelir, elbet aydınlanma adına bir güneş doğar üzerlerine.
Şimdilerde bu bataklığın içinde çırpıyoruz. Belden aşağısı görünmeyen bedenlerimizle birbirimizi dibe çekiyoruz kurtulma adına. Bu kadar metafor niye mi? Bu hayatta özdeş kuracak başka metafor mu bıraktılar? Kaldı ki durum çok vahim. Bir haykırış bir diğerini susturuyor. Ve umuyoruz birileri bizi duysun diye. Tanrım bize bir mucize.
Erkeklik bir futbol maçı hezeyanı mıdır? Yoksa bir düşünüre sıkılan kurşun mu? Ya da çok masum görülen ince alaylar mı? Hepsidir. Hepsi başlı başına bir habistir. Aile ise en çekirdek tehlike. Elin gâvuru boşu boşuna eşcinsel evlilikleri tartışmıyor. Onlar da kendi adamlıklarıyla yüzleşiyorlar. Türkan Sabancıyla yapılan bir söyleşide, TÜSİAD başkanın kadın olmasından dolayı derneğin isminin değişip değişmeyeceği soruldu. Verilen “gerek yok” cevabı ufak bir tebessümle noktalandı. Çünkü o da biliyor ki oralarda yarışmak zaten bir kadınlık kaybı. Adı değişse kaç yazar! Aksine Türkiye'de kadın olmak adamlık inşasını ayakta tutmaktır. İcabında doğayı katletme pahasına nükleer enerjiye geçme butonuna basmaktır. İşte bu iktidar anlayışı kadınlığımızdan feragat etmemize neden olur. En nihayetinde bizi bir peruk ve bir çift topuklu ayakkabıya talip bırakır. Belki bu yüzden İstanbullu travestiler Lambdalı lezbiyenlerle tüm çelişkileri bir yana bırakarak 8 Mart yürüyüşüne katılıyorlar. “Diyalektik materyalizm, içindeki bütün öğelerin çelişki içinde oldukları karmaşık (ikilikçi olmayan) bir yapıdan hareket eder, bu çelişkiler bir noktada birleşebilir, patlayabilir ve aşılabilir, ama yeni bileşim bu kez de başka bir karşıtlıkla çelişkiye girecektir, insan toplumu çelişkilerle doludur ve hep böyle kalacaktır”; dendiğine göre travestilerin erkeklik sorgulamasından muaf tutulup 8 Mart'a katılmaları makul bir karardır. Siz hiç merak etmeyin. Biz yaşadığımız sürece erkeklik denen bu habisle mücadele edeceğiz. Önemli olan o sırada sizin nerde olacağınız?
sürmelican
|