laçonun gör dedii / bir trans bedeninde yaşıyorum!


Sinan'ın soru - cevap şeklinde yazdığı bu yazı Kaos GL dergisinin dosya konusu "erkeklik" olan son sayısında da yer aldı. Sakın kaçırmayın.

Kadın bedeninde yaşamak istemediğinde toplum, ailen, ve arkadaşların bunu nasıl karşıladı?

Ben doğduğum günden beri ‘kadın bedeni’nde değil, ‘benim bedenim’de yaşıyorum. Yaşadığım bedenin bir özerkliği var, herşeyden önce bana ait, tüm karmaşıklığıyla beni ben yapan parçalardan oluşuyor bedenim. Yaşadığımız bedenlerin sürekli Kadın/Erkek diye ayrıştırılmaya zorlanması, trans veya intersex bireylerin, kendi bedenlerinden uzaklaşmasına ve yabancılaşmasına sebep oluyor diye düşünüyorum. Ben salyangoz veya yengeç değilim, bu yüzden de içine girip-çıkabileceğim arketipik bir kabukta yaşıyormuşum gibi konuşmayı reddediyorum. Kaldı ki bedeni sadece penis veya vajinanın varlığı/yokluğu üzerinden mi algılıyoruz? Bedeni neye göre tanımladığımıza bağlı olarak, kadın bedeni, erkek bedeni dediğimiz bedenlerin çok içiçe geçebileceğini düşünüyorum. Mesela bedeni göğüslerin varlığı ve şekli, vücudun kıvrımlığı ve yuvarlaklığı üzerinden değerlendirirsek, çok şişman bir erkek bedeni ile çok zayıf bir erkek bedeni arasındaki fark, çok zayıf bir kadın ile çok zayıf bir erkek bedeni arasındaki farktan daha büyük olabiliyor. Herşeye rağmen, yine de eğreti genellemelerin hükümdarlığına geri dönecek olursak, ben hala bir kadın bedeninde veya bir erkek bedeninde yaşamıyorum, bir trans olarak, bir trans bedeninde yaşıyorum.

Peki bir Trans olarak içine doğduğun bedenle aranda problemlerin yok mu?

Beden sadece trans’lar için değil, toplumun pek çok kesimi için hassas bir konu. Bir çok insanın ağzıyla, burnuyla, boyuyla, kilosuyla, vs. problemleri olabiliyor. Bu belki biraz da toplumun yarattığı ideallerle ilgili. Mesela ideal kadın görünümüne dair toplumda ve medyada çok belli diretmeler mevcut; trans olsun veya olmasın kadınların kendilerini bu dayatmalardan sakınabilmeleri kolay olmasa gerek. Erkek trans’ların da başka ideallerin etkisinde olmaları elbette kuvvetle muhtemeldir.

Soruya dönersek, ben şu noktada bedenimle aramdaki bağı problemli bulmuyorum. Bedenimi, trans erkek olmamdan da kaynaklanan bir algılayış biçimim var; giyimim, kuşamım, kendimi taşıyışım, ve dış dünya ile bedenim arasına koyduğum kişisel sınırlar hep bu algı çerçevesinde çiziliyor. Aslında belki bu sadece bana değil, niteliği değişmekle beraber herkese özgü bir durum. Trans algı, trans olmayan algıdan farklı olmasına rağmen, aslında daha az gerçek, daha az samimi, veya daha çok sorgulanabilir bir algı değil. Bu bağlamda, ben kendi bedenimde ve bedenimi algılayış biçimimde, ameliyat gerektiren yönleri, ve gerektirmeyen yönleriyle birlikte huzur buluyorum.

Bir de şu konuya değinmekte yarar görüyorum: Trans olarak sürekli bedeninizin sizinle çeliştiğini düşünmeye itiliyorsunuz, hatta toplum bedeninizi cinsiyet kimliğinizi anormal kılabilmek adına sürekli aleyhinizde delil olarak gösteriyor. Diğer bir deyişle, bu ele avuca sığmaz bedenlerle asıl problemi olan heteronormatif ideolojiyken, trans’ların sanki tanımı gereği bedenleriyle problemleri olan bireylermiş gibi lanse edilmelerini haksız buluyorum. Bugün trans’lığın klinik tanımı “Kadın bedeni içine hapsolmuş erkek” veya “Erkek bedeni içine hapsolmuş kadın” gibi söylemler içeriyor. Ben kadın bedenine hapsolmuş bir erkek olmadığımı, Kadın/Erkek ikilciliğine hapsedilmiş bir trans olduğumu anladığım zaman farkedebildim. Böylelikle de bu anlayış benim için bedenimle aramdaki hapis/mahpus ilişkisinin kırılabilmesine olanak sağladı. Heteronormatif ideolojiyi sorgulamaya başlamak aynı zamanda trans’lığımın cefasını çekmek zorunda olduğum İlahi bir hata, veya fizyolojik ya da psikolojik bir bozukluk olmadığını da anlamama yardımcı oldu. Bilakis, trans’lığımın bana dünyayı ve içinde yaşadığım sosyal yapıyı değişik çerçevelerden algılayabilmem için ilham sağladığını farkettim. İnsanların trans’lıklarıyla barışmaları değişik biçimlerde gerçekleşebiliyor. Terapiye katılan bazı arkadaşlarım, trans’lıklarını doğum hatası olarak görüyorlar ve bu hatanın ameliyatla düzeltilebileceğini, bu sayede de benliklerinin derinlerinde yatan “normal kadın” veya “normal erkeğe” dönüşebileceklerini düşünüyorlar. Ben buna saygı duymakla beraber, bu görüşün alternatifi olmaksızın her trans’a diretilmesine karşı çıkıyorum. Trans’ları tahtaya çivi çakar gibi heteronormatif ideolojiye uydurmak yerine, egemen ideolojileri esnetmeye çalışmak daha anlamlı geliyor. Benim için trans’lığımla barışmam, trans’lığımın kusurum değil, rengim olduğunu düşünmek oldu. Utanacak, saklayacak bir sırrınız kalmadığı ve ‘bu bedene sahip olmasam, bu deneyime sahip olamazdım’ diye düşünmeye başladığınız zaman elbette bedeninizle daha olumlu bir bağ kurabilme şansını yakalıyorsunuz. Ben bugün ameliyat olmamış halimle herhangi bir erkekten daha az erkek olmadığımı biliyorum; bunun yaninda, ameliyat olma arzusunun “normal erkeğe” veya “normal kadına” dönüşme isteğinden daha karmaşık olabildiğini de biliyorum; bu anlamda, trans bireylerin bedenleriyle barışabilmelerinin bu tip ameliyat olma veya olmama hiyerarşilerinden uzak zeminlerde mümkün olabileceğini düşünüyorum.

Trans olman toplum, ailen, ve arkadaş çevren tarafından nasıl karşılandı?

Davul zurna eşliğinde halay çekilerek, horon tepilerek karşılandı diyebilmeyi isterdim ama ne yazık ki pek böyle olamadı. Kişilerin bana yakınlık-uzaklığına ve elbette görüşlerinin esnekliğine bağlı olarak çok değişen tepkiler aldım. Duyunca çok şaşıranlar da oldu, ben her zaman biliyordum zaten diyenler de... Doğaya aykırı olduğumu söyleyenler de çıktı, olduğum gibi yaşayabilmek adına verdiğim mücadeleyi çok cesur ve onurlu bulanlar da...

Kendini kabul etme ve başkalarına kabul ettirme sürecinde şiddet ve izolasyona maruz kalmak hemen hemen her eşcinselin başından geçiyor. Burada “Eşcinsel” sözcüğünü heteronormatif’liğin dışında kalan bütün bireyleri kapsayan bir şemsiye terim olarak kullanıyorum. Trans’lığın ve bilakis kadından erkeğe trans’lığın, bu süreçleri bazen daha kolay, bazen daha zor kıldığı noktalar oluyor. Türkiye’de kadından erkeğe trans kimliğinin görünürlüğü neredeyse yok denecek kadar az. Bunun sebepleri arasında kadın görünürlüğünün tartışılırlığı, ve kadın cinselliğinin ciddiye alınmaması gibi etmenler sayılabilir. Bunun haricinde, kadından erkeğe trans’lar belki de şimşekleri üzerlerine çekmektense, görünmezliğin gölgesinde yaşamayı yeğliyor olabilirler. Türkiye’deki eşcinsel hareket içerisinde kadından erkeğe trans örgütlülüğüne çok büyük ihtiyaç var. Bir araya gelmeden yalnızlık, yabancılaşma, içselleştirilmiş transfobi, erkeklik şovenizmi, homofobi, seksizm, ve kadın düşmanlığı gibi konularla mücadele etmek de imkansızlaşıyor ne yazık ki.

Benim toplumda kabul edilip edilmemem konusuna geri dönersek, insanlar bazen kabul etmek ile halı altına süpürmeyi birbirine karıştırabiliyorlar. Benim gözlemlediğim kadarıyla, “ben senin bu yönünü unutabildiğim sürece kabulümsün” gibi bir yaklaşım oldukça yaygın. Tabi, trans’lar icin pek böyle bir seçenek yok. Annem bana bir keresinde “normal lezbiyen olamaz mısın?” diye sormuştu. Diğer bir deyişle, annem için benim toplumsal cinsiyet kimliğim, cinselliğimden daha büyük bir sorun teşkil ediyor. Annemin bu sorusunun altında çok boyutlu kaygılar yer alıyordur mutlaka. Herşeyden önce bir anne olarak, benim güvenliğimi sağlamak istiyor. Dünya genelinde farklı çıkan sesleri dinleyip diyaloglara zemin hazırlamak yerine, zorbaca bastırmanın meşrulaştırıldığı bir dönemden geçiyoruz. Elbette annem de, toplumsal kadın kimliğine aykırı durmamın güvenliğimi tehlikeye atacağını düşünüp, endişeleniyordur. Bunun haricinde, aman akrabalar, komşular ne der korkusu var. Annem belki de bir kadın olarak üzerinde kurulan baskılar neticesinde en birincil görevinin çocuk doğurup, bu çocuğu toplum normlarına göre kusursuz yetiştirmek olduğuna inanıyor; ve ne yazık ki beni de bu en birincil görevinde başarısızlığa uğramışlığının bir belgesi olarak görüyor. Belki de babamın bana benim istediğim çerçeveden bakabilmesi, bu baskılara daha az maruz kalmasıyla ilgilidir. Acaba gey erkek olsaydım, ya da erkekten kadına trans olsaydım, babam bu durumun kendi erkekliğini de sorgulanmaya açabileceğinden korkup bana daha mı farklı yaklaşırdı? Bu sorunun cevabını hiçbir zaman tam anlamıyla öğrenemeyeceğim, ama babama hakettiği krediyi verebilmek adına, açıldığımda bana söylediği sözleri yazmak istiyorum: “Şu an senin yerinde ben de olabilirdim, peki bu benimle ilgili neyi değiştirirdi? Hiçbirşeyi! O noktada en önemli şey senin beni nasıl karşılayacağın olurdu, bu durumda bana düşen de sonuna kadar yanında olmaktır”. Babamın bu sözlerle o an için bir çok toplum normunu, norm baskısını, ve herşeyden önce erkeklik kaygısını bir tarafa bırakabilmiş olması, üzerimde “karşılıklı dayanışma ve birbirini anlama”ya dair çok güçlü ve çok olumlu bir etki bırakmıştı.

Erkek egemen bir toplumda, erkeklerin “kadınsılaşması” aşağılanır, alay konusu edilirken, kadınların “erkeksileşmesi” yüceltilen bir durum olabiliyor. Örneğin “maşallah erkek gibi kadın” cümlesi övgü amaçlı kullanılan deyimlerden sadece biri. Sen bu konuda ne düşünüyorsun ve sana yönelik yaklaşımlarda böyle bir eğilim söz konusu oldu mu?

Bir kadına “maşallah erkek gibisin”demek, bir yandan erkekliği yüceltirken, bir yandan da kadının elde edebileceği en yüksek titrin hepi topu bir yakınsama olduğu sinyalini veriyor. Ataerkil düzenin, erkek egemenliğini sağlamak ve garanti altına almak adına kadına ve erkeğe atfettiği belli özellikler var. Mesela ataerkil düzende “cesaret” erkeklik ile özdeşleştirilen ve erkeklik üzerinden tarif edilen bir özellik. Hal böyleyken, bir kadının “erkek gibi” olmayan cesaret sergileme şansı elbette olamıyor, çünkü böyle bir kavram yok. Dolayısıyla da bir kadının sergilediği cesareti ancak erkeklik uzerinden değerlendirip, anlamlı kılabiliyoruz. Bu ‘güçlü olmak’, ‘rasyonel olmak’, ‘başat olmak’, ‘analitik olmak’,...vs gibi hiyerarşi yaratma özelliğine sahip bütün kavramlar için geçerli olabilen bir durum.

Kadının “erkeksileşmesi”nin kabul edilebilir sınırları da yine aynı egemen sisteme hizmet edebilme ve varolan düzeni sürdürebilme kaygılarıyla çizilmiş durumda. Mesela, otoritelerce kadın olarak addedilmeme karşın, “ben erkeğim” dediğim anda, erkeklik ve kadınlığın yaygın tanımını tehdit ettiğim için heteronormatif ideoloji beni anında sapık kategorisine yerleştiriyor. Erkek egemen toplum her ne kadar erkekliği idealize edip, küçük kız çocuklarının “erkeksi” tavırlarını sempatik bulsa da, bu tip sınır ihlalleri heteroseksizm ve heteronormativizmin hudutlarını da zorlamaya başladığı anda bütün sempatisini yitiriyor, ve o noktada homofobi ve transfobi sirenlerini avaz avaz öttürerekten devreye giriyor.

‘Erkek bedeninde yaşamak istiyorum’ dedikten sonra giysilerinden konuşmalarına hayatında neler değişti? Erkek bedeninde/görünümde olmak, toplumun erkekler için belirlediği rolleri üstlenmeyi de beraberinde getiriyor mu?

Erkek bedeninde/görünümünde olmanın, toplumun erkekler için belirlediği rolleri üstlenmeyi gerektirmediğinin en güzel örneğini bazı geyler ve feminist erkekler teşkil ediyor olsa gerek. Hatta feminizmden bağımsız olarak toplumsal cinsiyet rollerini sorgulamaya ve eleştirmeye başlayan erkekler de bu dayatmaların pek çoğundan arınmış bir biçimde yaşayabiliyorlar. Bu bağlamda, ben kendi erkekliğimin miladını erkek görünümünde yaşamaya başladığım günden ziyade, trans’lığımla barışıp, feminizm’le tanıştığım zamanlar olarak belirlemeyi tercih ediyorum.

Trans’lığımla barışmadan önce, “erkekliğimi” sürekli kendime ve çevreme ispatlamak zorunda hissettiğim için, çok seksist, çok şovenist söylem ve hareketler içerisine giriyordum. Şimdi de seksizm veya homofobi gibi ataerkil toplumun hepimiz üzerinde çok güçlü şekillerde direttiği mekanizmalardan tamamen arınmış olduğumu iddia etmek gibi bir derdim yok, ancak geriye baktığım zaman hayatımın bir döneminde bu derece kadın düşmanı söylemler içerisine girebilmiş olmamın cinsiyet kimliğimin kırılganlığı ile birebir bağlantılı olduğunu görebiliyorum. Bu kırılganlığın boyutlarını ifade etmek gerekirse, çevremdeki tanıdık veya tanımadık herkes, tek bir söz veya hareketleriyle bana “kız olduğumu” hatırlatıp, erkekliğimi yerle bir edebilme ve benim gerçekliğimi yalan kılabilme gücüne sahiptiler. Meşruiyetimi bu derece tehdit altında hissetmek çeşitli ve ne yazık ki oldukça talihsiz savunma mekanizmaları geliştirmeme sebep oldu heralde diye düşünüyorum. Bu durumun en karikatürize örneklerinden biri, mutfak temizliği konusunda oldukça titiz bir kişi olmama rağmen, bulaşık yıkarsam kız olarak algılanmaya başlarım diye kendimi uzun yıllar bulaşık yıkamaktan alıkoymuş olmamdır.

Amerika’ya taşındıktan sonra tanıştığım ve bugün en yakın arkadaşlarımdan biri olan oda arkadaşım “erkeklik” rol ve kalıplarını, benim daha önce alışık olmadığım bir biçimde kırmayı başaran insanlardandır. Mesela, onunla yaşamak “anaçlığın” aslında ne kadar maskülen (burada maskülen yerine erkeksi sözcüğünü kullanmadım, çünkü kadın maskülenliği diye bir olgu da var) bir özellik olabileceğini görmeme yardımcı olmuştur. Feminizm’le tanışmamın da yine en yakın arkadaşlarımdan başka bir tanesi aracılığıyla olduğu düşünülürse, demek bu dostlar olmasa ben ayvayı yemişim :) Neyse, konuya geri dönersek: toplumsal cinsiyeti irdelemek, feminist bir bakış açısı kazanmak, homofobi, transfobi, seksizm gibi mekanizmalar hakkında bilgi edinmek bana kendi toplumsal cinsiyet gerçekliğimin başka herhangi birininkinden daha az doğal, daha az sağlıklı, veya daha az samimi olmadığını farkettirdi, ki bu bana aklıma getirmekten bile çekindiğim pek çok konuyla yüzleşebilme cesareti sağladı.

Biyolojik olarak erkek doğmuş olmakla, cinsiyetini değiştirerek erkek olmak arasında “erkek olmak” anlamında ne gibi farklar/benzerlikler olduğunu düşünüyorsun? “erkek” olarak yaşam kurmak anlamında..

Ben kadından erkeğe trans’ım, onlar ise erkekten erkeğe trans mı desem, ne desem... Açıkçası bu sorunun biraz abesle iştigal olduğunu düşünüyorum, ya da hangi amaca hizmet edebileceğini pek kestiremiyorum. Sanki iki grubu bu şekilde birbirine kıyaslamak zaten var olan meşruluk hiyerarşilerini güçlendirmekten öteye gidemeyecekmiş gibime geliyor.

Bu sorudaki amaç ataerkilliğin bu iki grup üzerinde nasıl işlediğini anlamaksa, unutulmaması gereken birşey, biyolojik olarak erkek doğmuş bireylerin de erkek egemen sistemin mağduru olabildiği gerçeğidir. Neticede –yine soruda ifade edildiği şekliyle kullanıyorum- “biyolojik olarak erkek doğmuş olmak”, erkek egemen sistemin idealize ettiği erkek tanımını doldurabilmek anlamına gelmiyor. Kaldı ki Ideal Erkek’i statik bir kimlikten ziyade, dinamik yapısıyla çok güçlü bir manipülasyon aracı olarak da görmek lazım. Demek istediğim “idealize edilen erkek” dönemsel, coğrafi, politik, vs etmenlere bağımlı olarak, sınıfsal ayrımcılık (bkz: Elit Erkek), ırkçılık (bkz: Beyaz Erkek), heteroseksizm (bkz: Eşcinsel Olmayan Erkek), militarizm (bkz: Asker), şovenizm (bkz: Kodu muydu Oturtan Deliyürek Erkek) gibi çeşitli ideolojilere hizmet eden yüzlere bürünebiliyor. Mesela ben Türkiye’ye döndüğümden beri, ortaokul-lise çağlarındaki ergen oğlan çocuklarının kafa tokuşturma ritüelini eskiye nazaran çok daha yoğun ve yaygın bir biçimde pratik ettiklerini gözlemliyorum. Çocuk cinsiyet kimliklerinin nispeten renkli oyun bahçesinden, Kadınlık ve Erkekliğe -kapıda hayal güçlerini çıkarmak suretiyle- davet edilen bu çocuklar, geçirmekte oldukları bedensel ve hormonal değişimleri ataerkil bir çerçeveden anlamlındırmaya çalışırken demek şu sıralar şovenist ülkücü ritüellere girmeden yeterince erkek görünemeyeceklerini düşünüyorlar. Bu oğlanların birbirlerini yanaktan öpmeye çekinmesinde hayatlarının çok büyük ve çok önemli bir bölümünü yeni yeni kaplamaya başlayan erkekliklerinin kırılganlığı yatıyor olabilir mi? Vaktiyle bana olmuş olduğu için söylüyorum: Bence olabilir :) Demek ki günümüz Türkiye’sinde ergen oğlanların erkeklik idealini yükselen milliyetçi dalga şekillendiriyor, ve erkeklik idealine ulaşamayıp “topoş olmaktan” ve “güdük kalmaktan” korkan yavrularımız da bir anda kendilerini kaynamış yumurta gibilerinden takır tukur tokuşurken bulabiliyorlar.

Son olarak, ben yine de bu sorunun soruluş biçiminden rahatsızlık duyduğumu belirtmekte yarar görüyorum. Cinsiyet kimliklerini, farklılık ve benzerliklerine odaklı bir biçimde karşılaştırmalı analiz etmektense; erkek egemen ideolojiyi, bu ideolojinin katı kural ve tanımlarına odaklanarak analiz etmek daha yararlı olur diye düşünüyorum.

Sevgiler...

sinan

 


 

   
Gacıİstanbul © 2006 - Her Hakkı Saklıdır.