bakış / Androjinin gelişi


Elisabeth Badinter “Biri Ötekidir”* adlı kitabında "Cinsler arası ilişkide günümüzde meydana gelen gelişme bize o kadar önemli görünüyor ki onu gerçek bir sıçramanın, bir mutasyonun başlangıcı gibi görmekten alıkoyamıyoruz kendimizi. Bizce yaşanan, kadınlarla erkekler arasındaki iktidar ilişkilerini altüst etmekle kalmayıp her birinin 'doğa'sını yeni baştan düşünmeyi zorunlu kılan kültürel bir mutasyondur" diyor. Özellikle "androjinin gelişi" bölümünü alıntılamadan edemedik.

Etimoloji bakımından “androjin” sözcüğü “kadın-erkek” (eril-dişil) anlamına gelir. Ancak sözlük tanımı daha dardır. Androjin'in iki cinse ait karşıt cinsel özellikler taşıyan bir birey olduğunu belirttikten sonra sözlük, kullanım alanını morfolojiyle sınırlandırmakta ve efsaneye göre iki cinsin özelliklerini taşıyan hermafrodite gönderme yapmaktadır. Biyoloji ve tıp bakımından hermafrodit anormal bir yaratık, bir ucubedir. Bu yüzden olsa gerek, androjinden söz etmek ürkütücüdür.

Gerçekte, hepimiz androjiniz, çünkü insanlar birçok bakımdan ve değişen derecelerde çiftcinsiyetlidir. Çoğu kültürün bizleri tek bir cins olarak görmek istemesine ve öyle betimlemesine karşın, kadınsı ve erkeksi öğeler her birimizde içiçe geçmiş olarak var. Ancak bize dayatılan norm, zıtlık ve karşıtlık. İkircimleri susturmak ve varlığın öteki tarafını bastırmak ise eğitime düşen bir görev. İdeal olan tek cinsiyetli, “eril” bir erkek ya da “dişi” bir kadın yaratmak. Ama kullanılan sıfatlar saklanmak isteneni açık ediyor: Bu iki ideal tip arasında bir dizi ara durum varolabilir. Aslında eğitim, yetiştirme, amacına ancak kısmen ulaşmakta ve yetişkin birey her zaman içinde öteki'nin yokedilmesi olanaksız bir parçasını korumaktadır.

Benzerlik modeli androjin doğamızı kavramamıza yardım edebilir. Bugün bireyin tam anlamıyla serpilebilmesinin çiftcinsiyetliliğini kabul etmesinden geçtiği ileri sürülüyor. Ama “kabul etme” önce unutulan, gözardı edilen bir gerçeğin farkına varılması değil midir? Demek ki burada söz konusu olan, androjin doğanın “çıkagelmesinden” çok, psikanalistlerin kullandıkları “bastırılanın geri gelmesi” anlamında bir “dönüş”tür.

İkili Yaratık

Tamamlayıcılık modeli dünyayı yaratıkların ikiciliğine (düalizm) dayanarak algılıyordu. Uyumun hüküm sürebilmesi için hem Birinin Ötekinden farklı olması hem de Birinin Öteki olmadan güçsüz olması gerekiyordu. Benzerlik ya da farksızlık Yaratıcı'nın niyetlerine aykırı görünüyordu. Eğer birbirlerinin nerdeyse aynısı olacaklarsa, iki ayrı yaratığa ne gerek vardı ki?

Eğer -hiçbir şeyi boşuna yaratmayan- Tanrı (ya da doğa) iki farklı tip yarattıysa, bunun amacı yalnızca eserini zenginleştirmek, çeşitlendirmek değil, aynı zamanda herkese, onu Yaratan'dan kesin şekilde ayıran sınırlılık bilincini verebilmek içindir. Yalnızken insan kısırdır, yoksunluk durumundadır. Mutluluğa ve tamlığa ancak Ötekiyle buluşarak erişebilir. Cinsiyete dayalı düalizmi haklı kılmaya çalışan her teolojinin akıl yürütme biçimi budur. Yaratıcının varolabilmesi için iki yaratık gerekir; tersi durumda doğrudan Tanrı'nın statüsü ve gücü tehlikeye düşer.

Eğer kadın ve erkek birbirlerinden ayrılmaktan çok birbirlerine benzerlerse, eğer her biri ötekinin önemli bir parçasına sahip olduğuna inanırsa, iki ayrı varlık olma gereğinden kurtulmuş olmayacaklar mıdır? kendilerini her şeye kadir hissetme hayaline kapılmayacaklar mıdır?

Bu sorular tedirginlik yaratır. Çünkü megalomanyaklık, çılgınca bir kendine güven, aile ve toplum bağlarında yozlaşma ve nihayet insanlığın ölümü gibi düşünceler çağrıştırır. Böyle olunca düalizmin gereğine boyun eğmeyi yeğlemez misiniz? Madem ki ikidirler, o halde türün sürekliliğini, toplum düzenini ve mutluluğu sağlayabilecek tek çıkış yolu olarak, farklılıklarıyla ve karşılıklı bağımlılıklarıyla iki olmaya devam etmelidirler.

Yaratıkların düalizmiyle ilgili bugüne kadar bilinen en iyi anlatım, Aristofanes'in Platon'un Şölen'inden** aktardığı androjin mitosudur. Eskiden doğamız şimdi olduğundan çok farklıydı, der Aristofanes. O zamanlar şimdi olduğu gibi iki değil, üç tür insan vardı: Bunlar erkek, dişi ve bir de bu ikisinden oluşan üçüncü tür insandı. İşte bu sonuncusu , bugün ortadan kalkan ve geride saygınlığını yitirmiş adı kalan androjindi.

Olağanüstü güçlü ve cesur yaratıklar olan androjinler bir gün tanrılara saldırdılar; tanrılar da onlaı cezalandırmak için ortadan ikiye böldü. Her yarı androjin umutsuzca öbür yarısını aramaya başladı. Karşılaştıklarında birbirlerine duydukları şefkat, güven ve sevgi olağanüstüydü. Tek istekleri bir daha birbirlerinden hiç ayrılmamak, “sevilen nesneyle kaynaşmak, onun içinde erimek, böylece iki yerine tek” olabilmekti. Sevginin ve tamlık duygusunun kaynağı öbüründen yoksun kalmaktan doğan istekti ve sevdiğine kavuşup onunla bütünleşmek, isteğin varlık nedeninin ortadan kalkması demekti.

Aristofanes'in anlattığı bu üç mitolojik türü anımsadığımızda, androjinin iki parçasından başka bir şey olmadığımızı düşünmemek elde mi? Peki androjinin parçaları neydi? Filozofumuza göre, androjin göbekten birbirine bağlı, türdeş olmayan, biri tümüyle eril, öteki tümüyle dişi iki parçadan yapılmıştı. Zeus onları ayırdığında, farklı ama birbirini tamamlayan iki yaratık yarattı ama artık androjindekine benzer ikili yapılarını yitirmişlerdi. Böylece androjin türü ortadan kalktı, çünkü dişi yaratık artık, tıpkı eril yaratık için olduğu gibi, eski yoldaşına yabancıydı.

Bize kalırsa benzerlik modeli bu mitosun değişik bir yorumunu yapmaya olanak veriyor. Varsayalım ki, androjinin ayrılan iki parçası heterojen değil, tam tersine türdeşti; yani her yarı, eril ve dişi öğelerin, simyacıların maddeleri karıştırarak yaptıkları türden bir bileşimiydi. birbirlerinin içine geçerek oluşturdukları yakın berberlik pekala, androjinin bölünmesi sonucu birbirlerinden farklı iki insan yerine, her biri androjinin yansıması olan iki androjin yaratığın ortaya çıkmasına olanak verebilirdi. Tabii bu durumda iki yarısı birbiri üzerine kapanan androjinin Öteki'ne hiç gereksinimi olmayacaktı. Bağımlılık tanrısal bir cezaydı. Ancak iki yeni androjinin birbirlerini tamamlayan cinsel özelliklerinin bulunması, onları yeniden birleşmeye yöneltecekti.

Ne var ki bu eski suç ortakları, birbirlerine söylendiğinden çok daha az yabancıydılar. Eski bellekleri ortaktı; bölünme ve farklılıkların öğrenildiği dönemden önceye gidiyordu. Bu iki yaratık arasında düalizm bulunduğu yadsınamaz ama, artık her birini ikili, yani insanlığın bütün özellikleriyle donanmış olarak düşünmek mümkündür. Cinsiyet farkı, bu farkın her birimiz tarafından içselleştirilmesini dışlamaz. Görünüşte birbirinden farklı iki varlık olabiliriz ama, aynı zamanda Ötekini çok da iyi tanıyabiliriz.

Cinslerin eşit olmasını istediğimiz zaman, bunun mitoslar çağında doğan androjin yapımızı ortaya çıkarabileceğini hiç düşünmemiştik. Ancak kendimizle ilgili bu yeni tanımlama felsefi yaklaşımımızı köklü biçimde değiştirmeyi de gerektiriyor. Zaman artık Michel Serre'in deyimiyle, “açık ve ayrı”dan çok “birbirine karışan bedenler felsefesi” zamanıdır. Ayrılma mantığı yerini herkesin öbürünün işine burnunu sokmasına, karışmasına, paylaşmaya izin veren yeni bir mantığa bırakıyor... Ama bu mantık Descartes'çılıkla beslenenlerin kolay kolay sindiremeyecekleri bir mantık. Farklılığı gözardı etmeme zorunluluğu sorunu daha da zorlaştırmakta.

Benzerlik cinselliğin etkisinin ortadan kalkmasından çok, her iki cinste de varolan çiftcinsiyetliliğin sonucudur. Bireyin tarihi gerek fizik gerek psikolojik düzeyde buna tanıklık eder. Doğum sırasında ve çocukluğun ilk yıllarında bireyin cinsiyeti yalnız gözle görülebilen cinsel organlarla ayrılır. “Bunun anlamı, bir bütün olarak bedenin henüz cinsel bakımdan kayıtsız, cinslerden ne birine ne de ötekine yönelmiş olmasıdır. Potansiyel olarak çocuk iki cinsiyetlidir; bunun nedeni, yalnız sonradan cinslerden birinin ya da ötekinin özelliklerini alabilecek olması değil, her cinste, ötekinde ön plana çıkan özelliklerin gelişmemiş biçimde varolmasıdır.”

Yaşam boyunca gelişen cinsiyet ve çiftcinsiyetlilik ilişkisi, hormonal yapımızın ikili özelliği nedeniyle daha da sorunsallaşır. daha önce gördüğümüz gibi insanda iki cinse ait hormonların varlığı, “cinsler arasında bir tür kayma... bir dalgalanma yaratır. Hormonların belirlediği cinsel özelliklerin değişkenliği, o ya da bu yana yönelebilmesi cinsiyeti her an değişmeye açık geçici bir denge durumu olarak görmeye olanak verir”

S.Lilar şu soruyu sorar: Çiftcinsiyetliliğin cinsiyeti değiştirebildiği ya da iki cinsiyetin yan yana yaşamasına izin verdiği bu köşe kapmaca hakkında ne biliyoruz? “Bildiğimiz, türün net ve hatasız biçimde ikiye ayrıldığını kabul eden geleneksel anlayışın tersine, cinsiyet ayrımının hiçbir zaman ne sanıldığı kadar köklü ne de kesin olmayıp her an yeniden birlik oluşturma eğilimi taşıdığıdır”

* Elisabeth Badinter, Biri Ötekidir / Afa 1992 / syf.214-219
** Eflatun, Şölen / Remzi Kitabevi 1972 / syf. 47-52

 

Gacıİstanbul © 2006 - Her Hakkı Saklıdır.