geçmiş zaman olur (mu) ki?! / mehteranla götürüldük cancan'a...


Serin bir mayıs gecesi. Hava da tam çark havası yani... Lubunyalar her zamanki tedirginliğin ötesinde bir tedirginlikle sokak başlarından Cumhuriyet Bulvarı'na kafalarını uzata uzata koli (müşteri) kovalıyorlar. Poparonların (polis) gece düzenlediği operasyonda onlarca lubunyanın gözaltına alındığı haberi köşe başlarında kulaktan kulağa bir kabus gibi dolaşırken, saatler sabaha karşı 3:30'a ulaştığında biraz rahatlayan lubunyaları tam bir sürpriz bekliyordu.

Çarka her zamanki gibi o gece de geç çıkan Derya çalışma şartlarının acımasızlığına dalmış, korna çalan, el kol işareti yapan ve “neredeyse hepsinin hayatında koğuşların en sessiz anlarından, nöbet yerlerinden kalma, hiç unutamadıkları meşhur asker arkadaşlarını” kendisiyle özdeşleştiren, o çirkin seslenmeleri arasında gecenin kendisine ne getirip neler götürebileceğini düşünüyordu. Toplamadan onun da haberi olduğundan her zamankinden endişeli adımlarla bulvardan Atatürk Müzesi'ne doğru yürürken yolun diger tarafında ağır ağır kendisini takip eden ekip arabasını fark edip huzursuzlandı. Daha önce hiç bu saatte alınmamıştı ama yine de emin olamıyordu. Naşlamakla beklemek arasında karar vermeye çalışırken yakın arkadaşlıkları olan tarikalı (arabalı) bir lubunyanın kendisine doğru geldiğini gördü. Bu sırada karşıdaki poparonlar da oldukları yerde durmuşlardı. Derya içinden oh be! kurtuldum diyerek alarm verircesine tarikalı arkadaşına dur işareti yaptı. Ama ummadığı bir şekilde arkadaşının bu işaretini kaale almadığını görünce olduğu yerde kalakaldı. Kader arkadaşının(!) davranışıyla şok olan Derya ensesinde polisin o soğuk ve sevimsiz copunu hissetti. Azılı bir katili yakalamaya çalışır bir edayla “hiç kaçmayı deneme olduğun yerde kal” hiddetli direktifini, bir diğerinin “o efendi kızdır tamam, sorun çıkarmaz” sözleri yatıştırdı. Derya ekip otosunun kafesli arka bölmesine doğru yol alırken içinden “efendiliğim doğru ama, o her zamanki dalgınlığım ve 15cm'lik topuklarım olmasa biraz zor yakalardınız” demeyi ihmal etmedi. Gözaltına alındıktan sonra itiraz etmenin bir fayda sağlayamayacağını bildiği için gerekmediği sürece genelde sessiz kalmayı tercih eden Derya, ekiplerin içinden bir amirin “ibneleri topluyoruz, sonra ilgileniriz” şeklinde geçtiği anonsla patladı. “Yeter ama! travesti olarak seks işçiliği yapıyoruz ve siz de bundan dolayı işi kılıfına uydurarak kendinizi bizi göz altına almaya yetkili görüyorsunuz. Ama devletin imkanlarıyla, yasaları hiç sayarak bize hakaret edemezsiniz” derken “kes konuşma! ibnesiniz tabi ya nesiniz” karşılığını aldı. Derya, ibne lafına hakaret amaçlı kullanıldığı için karşıydı ama o da diğer bazı hemcinsleri gibi bu tanımın eski Türkçe'den kaldığını bilmekte ve sadece tanımlama amaçlı kullanılmasında bir sakınca görmemekteydi.

Derya daha önceden kodes arkadaşlıkları olan Burcu'nun da içeride olduğunu görünce iyi gullüm yaparız umuduyla biraz sevindi. Polislerin birazdan getirecekleri lubunya ise gullümü bir hayli artıracaktı. Bir kaç dakikalık tartışmanın ardından artık Hülya da içerideydi. "Bugün benim moralsizlik günüm. Neden anlamıyorsunuz. Yeter! bıktım. Böyle mi AB'ye gireceksiniz; nah! girersiniz." şeklindeki itirazlarının ardı arkası kesilmeyen Hülya'yı sakinleştirme görevi yıllardır tanışıklıkları olan Burcu'ya kaldı. Hülya var gücüyle itiraz ederken polislerden biri "Bak şerefim üzerine söz veriyorum, hiçbir şey olmayacak; sadece GBT'nize bakılıp bir iki saat içinde bırakılacaksınız" sözü üzerine şimdilik sakinleşmişti.

Ekip otosu Harbiye otobüs durağına vardığındaysa bu tanım korkunç bir şekilde kendini gösterecekti. Beybilerin korkusuyla ortaya çıkan koşuşturma sonunda bizim kaşar kızlar direnerek arka sokaklara naşlarken, kezzoşlar her zamanki gibi yakayı ele veriyordu. Az sonra her zorluğun üzerinden başarıyla gelen Türk polisi kollarında iki kezban lubunya ve iki tane de hafif kırıtan geyle otoya yanaştılar. Polisler görevlerini yapmış olmanın rahatlığıyla gruptan sadece bir geyi Derya'nın olduğu otoya aldılar. Derya korku ve endişe içinde gözleri faltaşı gibi açık duran bu yeni yetme oğlan çocuğunda yıllar öncesinde kalan “kendisini” süzerken, bir yandan da onu teselli etmeye çalıştı. “Abla bize ne yapacaklar, benim ailem duyarsa…ben mahvoldum ya” şeklinde panikleyen çocuk, ne ilginçtir ki her gün ekranlarda muhafazakar Türk ailelerinin oturma odalarına kadar giren ve hiç de tepki çekmeyen sözde şovmenlerden çok daha erkek kılığındaydı. Derya bu akşam galiba hiç susmayacaktı. Ekip amirine seslenip, “Ama lütfen bu suçtur. Bu çocuğun fuhuş yaptığını, teşhircilik yaptığını genel ahlaka adaba aykırı davrandığını iddia edemezsiniz. Kimliğine bile bakmadan gözaltına alıyorsunuz. Bunun yaşı tutuyor mu? Kaldı ki bu çocuğun tek suçu olsa olsa kıçına dar bir kot, üstüne de meme uçlarını gösteren bir body giymesi. Bu da gözaltına alınmak için yeterli bir sebep olmasa gerek. Hiç değilse bu çocuğu bırakın. Bu şimdi bizimle içeride kaldıkça, bizden çok şey öğrenip nasıl olsa fişlendim, lekelendim diyerek bugüne kadar yapmamışsa bile bundan sonra kadın kılığına girip fuhuş yapabilir.” dediğinde yine aynı amir bu kez daha hiddetli, “Sen bu gece çok konuştun, sus!” deyip kapıları sertçe vurdu. Derya, kapanan kapının tel örgüleri arasında dişlerini ve ellerini sıkarak polisleri süzerken avuçlarında kendisine yapışan oğlan çocuğunun elini fark etti. Az önce olanlar karşısında gözleri dolan çocuğun elini daha bir şevkatle okşayarak, “Merak etme canım, şansın varsa savcılığa çıkmayız, sabah bırakırlar”, diyerek teselli etmeye çalıştı. Cinsel kimlikten yoksun yaklaşık on kişi toplu halde götürüldükleri Şişli Etfal Hastanesinde sosyal kimlik yoksunu hasta ve hasta yakınlarının garip bakışmaları arasında sağlık kontrolünden geçirildikten sonra, bir bölümü Feriköy, geri kalanları da Harbiye Karakolu'na sevk edildiler.

Karakola henüz girmişlerdi ki dört kişilik bir grup daha getirildi. Bu arada Hülya'nın yüksek sesle ve de aslında tam olarak ne demek istediğini bilemediği ya da isteklerini kelimelere istediği gibi dökemeden gerçekleştirdiği itirazları sürüp giderken arkadaşı da onu teselli etmeye çalışıyordu. Burcu, Hülya'yı anlamsız itirazlarından caydırmaya çalışırken Derya da laçovari lubunya ile sohbet ediyordu. Lubunyaya kıyafetlerinde bir sorun olmadığını “Adaba aykırı hareket etmek, teşhircilik” suçlaması ile hazırlanan tutanağa imza atmamasını salık veriyordu. Kendisi de zaten bunun farkındaydı ve polislerin tüm ısrarlarına rağmen imza atmadı. Ancak polis amcaları öbür çömez geyi “bir şey olmaz” diyerek kandırmışlardı. Derya tutanağı okuduktan sonra bu işin hiç de basit olmadığını ve uzayacağını anlamıştı. Polislerin suç istina eden tutanağına rağmen akşamdan beri beybilerle madileşen Hülya'nın “Ben size dememiş miydim, birkaç saat sonra bırakırlar” türünden az önceki tepkileri ile çelişen temennilerine bir anlam verememişti.

Saatler birbirini kovaladı. Hülya'nın deyimiyle “ee artık öğlen olmuştu”. Grup toplu halde Şişli trafiği içinde devlet eliyle “teşhir edilerek” “adaba aykırı”! davranıştan savcılığa sevk ediliyordu. Tutulan tutanaklar savcının önüne gidiyordu. Savcı kapıda bekleyen travesti ve geyleri hiç görmeden haklarında işlem yapıyordu. Daha doğrusu ne olduğunu tam olarak kimse bilmiyordu. Polislere kalırsa hiçbir şey olmuyordu. Ama kızların gıyabında daha önce kesilen yüklü para cezaları öyle demiyordu.

Savcılıktan serbest bırakılacaklarını uman grup fişlenmek üzere Gayrettepe Ahlak Büro'ya sevk edildi. Bir kez de buradaki medyaya teşhir edilen travesti ve geyler geceden beri ahlakta tutulan diğer kızların yanına verildiler. Derya iki yıldır bu işte çalıştığı halde ilk kez Gayrettepe'ye düşüyordu, ancak kendi ilkinden çok adını bile henüz sormadığı o oğlan çocuğuna üzülüyordu. Gece kendisine vermeye çalıştığı teselli yanlış çıktığı için kendisini suçlu hissediyordu.

Günboyu oradan oraya götürülen grup nihayet son yolculuğa çıkarılmıştı. İstikamet Cankurtaran Zührevi Hastalıklar Hastanesi ya da öteki adıyla CanCan'dı. Onlarca yunus ekibinin eskortu eşliğinde ekip otosu Kasımpaşa'ya vardığında içeride devam eden gullümü birden yükselen mehteran bandosunun tiz sesi bozdu. Derya tam “bugün bayram mı ayol” diyordu ki Hülya, “Kız ne bayramı, beybi teybi açtı” dedi.

İyice morali bozulan Derya kendilerine reva görülenin asayişten çok politik bir gereklilikten kaynaklandığını acı içinde bir kez daha anladı. Yıllar önce Hortum Süleyman ve ekibinin travestilere İstiklal Marşı'nı, Fatiha suresini okutturduklarını güngörmüş kızlardan duyan Derya için bu da sürpriz olmamıştı. Ancak çoğu aslında inançlı olan bu insanlara Viyana'ya çıkarma yapar gibi mehteran dinleterek ne mesaj verilmek istendiğini anlamaya çalışan Derya o sırada yanında fark ettiği oğlan çocuğuna ilk defa adını sordu. "Fatih" cevabıyla ikisi de büyük bir fetihten başarıyla çıkmış olmanın huzuruyla inadına gülümsediler.

Derya Deniz

Gacıİstanbul © 2006 - Her Hakkı Saklıdır.