gullüm / Bir tv programı: Gelinim olur musun?


Valla bu teklifi duymak istemem gibi bir yalan söylemeyeceğim. Hep beyazlar içinde şatomun prensinin beyaz atla geleceği günü bekledim, hala da bekliyorum. Aslında prens mirens bahane, ben aslında düğün bekliyorum. Ben düğüne müğüne çok meraklıyımdır: Pasta, börek, bedava içki. Ama her şey bu kadar mı? Tüm bu şatafat niye, kime, niçin? Kimi için sığınacak bir yuva, kimi için babadan kurtuluş, kimi için sıradan bir alış verişin bir malı olmak, kimi için güvence ama bunların hepsi üst bir adla toplanıyor. Mutluluk. Sevgisini paylaştığı biriyle hayatını paylaşmak. Şöyle bir bakınca pek bir sorun yok hani. Ama var, hem de çok ciddi. Çünkü bu sözde “mutlu beraberlik”, beyaz masumiyetin altında yatan koca bir yalan.

Evlilik üzerine nutuk çekmek istemiyorum.Çünkü bunun kitabını yazmış binlerce kadın yazara hakaret olur, başta Shirley McLane'e! Beni bu konuda düşündürten, son birkaç aydır bir programcılık başarısı olan ve yazımın başlığını ona atfettiğim program. Başladığı günden beri sıkı takipçisi olduğum bu yarışma, sonlara yaklaşırken gerçek bir çekişmeye döndü. Aslında bir evlilik programı ama öyle olmadığı, seyirciler tarafından da artık biliniyor. Tüm gazeteler, ana haber bültenleri vb. birçok haber kaynağı bu programdan bahsediyor. Peki bu kadar gündemi işgal etmesinin nedeni ne? Halkı uyutan bir uyuşturucu mu yoksa toplumsal bir gerçekliği ortaya koyan reality show mu? Birkaç entel yazar dışında, pek bunun üzerine yazma tenezzülünde bulunan kimse görmedim. Açıkça tüm gazete ekleri bunun üzerine tezler yazılmalı diye bangır bangır bağırıyor. Elbette ülke gündemi bu kadar yoğunken, Irak yıkılıp darma duman olurken bize ne elalemin gelininden diyeceksiniz. Ama asıl savaş, ayrım, cinsiyetçilik, hiyerarşi ve tüm iktidar çeşitleri burada.Çünkü yüzyıllardan beri kadını meta gören anlayışın göstergesi her gün canlı yayında. Kaynanalar aday kızları “seçiyor”, oğullarına gösteriyor ve kızlar gıklarını çıkarmıyor. Aslında bu, bu ülkede feminizmin ve diğer cinsiyetçilik karşıtı örgütlerin bir halta yaramadığının göstergesidir. O kızlar oraya kendi rızalarıyla geliyor ve kendilerini sunuyorlar. Aday kaynanalardan nasıl oturulup kalkılacağını öğreniyorlar ve oğullarına nasıl hizmet edeceklerinin tiyolarını alıyorlar. İçlerinde özgürlükçü denecek dövme yaptırma eylemini göstermiş kızların, evlenme gibi esarete boyun eğen başka bir eyleme geçmesi, ayrı bir şaşkınlık uyandırdı bende. O zaman o dövme işleminin ne kadar özgürlükçü olduğu tezi de hemen çürütüldü kendimce.

Her defasında erkek gibi erkek olmanın, kadın gibi kadın olmanın öğretildiği program kendiyle o kadar zıt ki, bu rollerin nasıl tedavülden kalktığını görüyor ve 20 yıldan beri feminizmin yapamadığını onlar mı yapıyor diye de düşünüyorum kahvaltımı ederken. Hayır o kadar aptal değilim. Programda övülen ve pompalanan Türk örf ve ananesinin zerresinin olmadığını, aksine rekabet uğruna nelerin feda edilebildiğini ve sözde övülen o öğretilerin nasıl fasa fiso olduğunu görmek garip bir his uyandırıyor sadece. Sakın yanlış anlamayın. Bir eşcinsel olarak o örfler yüzünden çekmediğim kalmadı ama inşa edecek hiçbir değerinin kalmaması da üzülecek bir şey değil mi!

Beni asıl etkileyenlerse ki baş aktörler onlar, seyirciler. Tamamı alt-orta sınıftan gelmiş, yaşamlarını bir eş ve en aşağı dört-beş çocuğa feda etmiş, belki o güne kadar hiç şans tanınmamış binlerce kadın. Programın bu kadar tutulmasının nedeni, bugüne kadar sesi çıkmamış, çıkarttırılmamış kadınlara verilen, sesini farklı bir açıdan da olsa duyurma hakkı. Semra Hanım'a küfreden kadınlar bugüne kadar onları ezen iktidarın her türlüsüne sövüyor aslında. Sinem'i savunanlar ise Sinem'e bakıp, giden gençliklerini görüp afet oldukları günlerin hıncını çıkarıyor adeta. O canlı yayın buram buram hüzün ve hınç dolu sanki. Zaten son dönemlerde bu kadar “kadın” programının olmasının nedeni de bu. Bugüne kadar kadınları cinsel meta olarak sömüren sistem, şimdi geride bıraktığı milyonlarca evli ve çocuklu kadına bugüne kadar verilmeyen şansı veriyor. Program hüsrandan coşkunluğa, hüzünden sevince yol alan, ani duygu değişikliklerin yaşandığı hastalıklı bir bünye sanki.

Ar namus gibi kavramların sıkça kullanıldığı bu program, sanki bunlardan hiç bahsedilmemişçesine farklı duruşlar sergiletiyor ve yaşattırıyor seyircilere birden bire. Madem Türk toplumda namus kavramı bu kadar esnekti de niye Güldünya'lar öldü! Niye bu kadınlar o esneklikten yararlanamadı! Nerde o pek saygın değerler! Kimse bilmiyor, bilmek de istemiyor. Çünkü hepsi laf, insanlar kazanmak için hangi değere yakınsa, altını boşaltana kadar onu kullanıyor. Peki o gaza kurban edilenler!

Kıyasıya giden rekabet her ne kadar kadınlar arasında gerçekleşiyor gibi görünse de aslında o kadınların hepsi vajinalı birer erkek. Çocuk doğurmakla oidipus'dan kurtulduğunu sandığım kadınlar, rahimlerine oğullarını geri sokmak için histeri krizleri geçiriyor ve hemcinslerine her tür imada bulunuyor. Sözde oğullarını evlendirmek için gelen kadınlar, asıl evliliklerini kendi oğullarıyla yapmak istercesine açık ensest dışavurumlar sergiliyorlar. Oğullarıyla sevişmek için can atan bu kadınlar, oğullarını sado-mazo bir eğitimden geçiriyor. Zaten oğlanların anneleriyle ilişkisi tipik efendi/köle ilişkisini aratmıyor. Elbetteki efendi hep anne.

Onların yetiştirdikleri erkekler de birlikte olacakları kadınlara öyle davranıyor. O evlenecek sözde masum kızlar da bir süre sonra efendi olacak. Çünkü bu bir döngü. Program başlamadan önce program sunucusu söze: “Yüzyıllar boyu süre gelen gelin-kaynana kavgasını değiştirmek istiyoruz” diye girmişti. Evet bir şey ortaya koydukları çok açık ama bu döngünün değişimi değil olsa olsa onun iğrenç canlı aynası!

sürmelican

Gacıİstanbul © 2006 - Her Hakkı Saklıdır.