söyleşi / Mehmet Murat Somer: Travestilik bir yaşam tercihi...


Sürmeli Can: Bilindiği gibi travesti ve transseksüeller yoğun baskı ve şiddet görüyor. Hatta geçtiğimiz haftalarda "bahar temizliği" adı altında bir operasyon düzenlendi. Hop-Çiki-Yaya serisi de travesti cinayetleri üzerine bir polisiye roman serisi. Travesti kimliği ve polisiye olaylar arasında bir bağ kurmak, rastlantı sonucu mu ortaya çıktı yoksa travestilerin yaşadığı şiddeti gözler önüne sermek için mi?
M. M. Somer: Elbette. Öncelikle travestilerin özellikle bizim gibi toplumlarda küçük gösterilmesinde medyanın yoğun bir çabası var. Belli mesleklere itilirler ya da fuhuşa itilirler. Onlara fazla şans verilmez. Travestiler medyanın gözünde üçüncü sayfa haberi konusu veya nedeni olurlar. Örneğin, travestilerin mahalleyi basmalarından, mahalleden atılmalarına ve cinayetlere varan haberler... Öncelikle buna karşıyım. Travestilik bir yaşam tercihi, bir cinsel tercih, her tür insanda çıkabilir. "Düz", "normal" diye tanımladığımız insanların arasında vahşi içgüdüleri olan insanlar varsa travestilerin içinde de aynı oranda olabilir. Bu anlamda travestileri dışlayan bakış açısına karşıyım. Buna karşı bir bakış açısı geliştirmek için yazdım. Hop-Çiki-Yaya polisiye roman dizisindeki; başta romanın kahramanı olan travesti veya onun yakın arkadaşları herkesin beğeneceği pür beyaz, gıpta edeceği insanlar gibi yaşarken, suçlular tam tersine "beyaz" diye tanımladığımız çevreden çıkıyor. Kitapların genel olarak yapmak istediği bir şey. Bize sunulan fotoğrafın negatifini çıkarıp sunmak.
Sürmeli Can: Gerek görsel sanatlarda, gerekse edebiyatta travesti kimliği ya yok sayılır ya da olumsuzlanarak gösterilir.
M. M. Somer: Yok canım. Kutluğ Ataman'ın yaptığı filmlerden ya da belgesellerinden tutalım, "Çöller Kraliçesi Priscilla"ya ya da "Bazıları Sıcak Sever" e kadar bir çok eser var.
Sürmeli Can: Ama Cruising gibi filmler de var. O tür filmler çok daha fazla.
M.M. Somer: Elbette. En son Armağan Tunaboylu bir kitap yazdı. Kitabın sonunda katil travesti çıktı.
Sürmeli Can: Ama sizin romanlarınızdaki kahraman ise kendine güvenen ve güçlü bir travesti. Roman kahramanın bu tarz bir travesti olması, toplumun travestilere yönelik önyargıları değiştirmek için "bilinçli" olarak mı seçildi yoksa kitabın çok satılmasına yönelik bir pazarlama taktiği mi?
M. M. Somer: Bağımsız olarak biri veya öteki demem manasız olur. Öncelikle travesti dedektif kahramanın polisiye edebiyatında bir niş olarak düşündüğüm için "de", de eki burada önemli. İkincisi, travestiliğin illa düşük bir şey olmadığını göstermekti. Benim romanındaki kahramanım pek gerçekliği olmayan, rafine, insanların gıpta edeceği bir hayatı olan, bakış açısı zengin, kültürü epey gelişkin, bir çok konuda yetkin birisi. Bunun özellikle böyle olmasını istedim. Elinizdeki kitapta belli bir mizah dili var ve keyif tonu var. Okuyanlar daha ciddi bir olaya girmeden daha başlangıçta hafifçe okuyup, "aa ne şirin, ne hoş" ta yapsınlar diye yapılmış bir şey. Bu da pozitif bakış açısına geçişin bir noktası bence. Belki daha sonra düşünmek gerek. Hatta o konuda bazı mailler de aldım. Sizin sayenizde travestiliğe özendim gibi. Diğer taraftan da polisiye edebiyata baktığımızda, erkek ya da kadın dedektifler var. Gey ve lezbiyenler de var. Peki bir travesti dedektif niye olmasın dedim. Travesti dedektif olarak yazmak da benim işime yaradı. İstediği vakit erkek, istediği vakit kadın kılığında gezip dolaşması, arzu ettiklerini baştan çıkarabilme gibi seçenekleri bakımından gayet kullanışlıydı. Travestilerin o noktada sahiden de çok eğlenceli olabileceklerini göstermek istedim.
Sürmeli Can: Her travesti ve transseksüel yaşamın her alanında kendini özgürce ifade edemeyebiliyor. Ben de onlardan bir tanesiyim. Romanlarınızdaki travesti kahraman güçlü bir imaj sergilese dahi kendi kimliğini yaşarken bazı durumlarda "tedirginlik" yaşıyor. "Buse Cinayeti" romanınızda, kahramanınız Buse'nin cenazesine giderken laçovari mi yoksa gacıvari mi gitme konusunda çekincede kalıyor. Kahramanınızın bu tedirginliği, toplumun dayattığı tedirginliğin bir yansıması mı?
M. M. Somer: Tabii ki. Sonuçta belli bir toplumun içinde yaşıyorsak, kendi küçük kurtarılmış bölgelerimizi oluşturuyoruz. Örnek; benim kahramanımın kendi işlettiği bir kulübü ve onun kapalı çevresi var. Lakin oradan çıkıp daha orta sınıf bir mahalleye ya da camideki bir cenazeye gideceği için, daha geniş çapta bir topluluğa karışacağı için bir dolu kaygısı depreşebiliyor. On kişinin toplandığı evimizde ya da kurtarılmış "Cihangir Cumhuriyetinde" yaşamakla daha geniş çapta bir topluluğa hitap etme arasında fark oluyor. O kaygıları da yaşıyor.
Sürmeli Can: Toplumumuzda travesti ve transseksüeller kadar sakatlar da ayrımcılığa maruz kalıyor.
M. M. Somer: Şimdi de sakatıma mı geçicen :)
Sürmeli Can: Sakatlar da yaşamın her alanından izole ediliyorlar. Romanlarınızdaki ana karakterin dışındaki diğer önemli karakterlerden bazıları da sakat. Bu karakter seçimi rastlantı mıydı yoksa “öteki” görünmezliğinin kırılmasına yönelik bir politik manevra mı?
M. M. Somer: Aslında yok ama siz söyleyince öyle olmuş olabilir. Ama yazarken öyle düşündüğümü sanmıyorum. Cihad200 karakteri, yani tekerlekli sandalyeye mahkum, kötürüm, bilgisayar dehası yine farklı bir ucu ortaya koymak içindi. Bizim sakatları eve mahkum etmek gibi bir alışkanlığımız var. Kaldırımlarımız müsait değildir. Mağazalarda, lokantalarda asansör yoktur. Özürlülerin bir kısmına sokakta yaşama şansı vermiyoruz. Evden çıkmama gibi bir şeye mahkum ediyoruz. Bunun altını çizmek için fevkalade pırıl pırıl, bir çok şeyi yapan birinin neden eve mahkum olduğunu gösteren bir karakter var. Onun ötesinde bir şey düşünmedim. Haliyle sakatlar da travestiler gibi toplumun mahkum ettiği bir uçtu.
Sürmeli Can: Romanınızdaki kahraman kendisini Audrey Hepburn'le özdeş-leştiriyor. Ben de kendimi hep Marilyn Monroe'yla özdeşleştiririm. Sizce, bizim gibi kadınlar kendi kimliğini inşa ederken neden bir idole gerek duyuyor?
M. M. Somer: Siz daha iyi biliyorsunuzdur. Herkes kendini bir takım idollerle özdeşleştirebilir. Birisi de tutup, Rambo'daki Sylvester Stallone'la kendini özdeşleştiriyor ya da son zamanlardaki İskender'i canlandıran aktörle. Hepimizin sonuçta büyüme süreci içinde seçtiği bazı ideal tipler var. Kiminde bu kopyalama işi hayatının bütün aşamalarında da devam ediyor. Kimi 0-4 yaş arasında olup bitiriyor, kiminde ileriki yaşlara kadar devam ediyor. Onun için hepimizin bazı idolleri var. Bu idol seçme işi bazen bilinçli olabilir. Bilinçsizce de kopyalayarak olabiliyor. Hal, tavır, jest veya bir mimiği kopyalamak gibi. Travestiler bunu daha net gören insanlar. Sadece travestiler değil. Bir dönem Ajda Pekkan'ın binlerce kopyası Türkiye sokaklarında yaşıyordu; kadın ve erkek olarak...
Sürmeli Can: Hala yaşıyor.
M. M. Somer: Böyle baktığımızda herkes birbirini kopyalıyor ama travestiler bunu yaparken daha bilinçli ve daha keskin çizgilerle yapıyorlar. Bence çok da hoş yapıyorlar. Keşke daha çok Marilyn Monroe ve Audrey Hepburn olsa.
Sürmeli Can: Roman kahramanı travesti olan ve genel olarak travesti camiasını yansıtan polisiye roman dizinize yayıncılık dünyasından ve okurlarınızdan ne gibi geri bildirimler geldi?
M. M. Somer: Bu kitaplar yayınlanmadan önce yayıncı yayıncı gezdim.Yayıncılar önce çok ilgi gösterdi. Bu beş kitaplık serinin ilk üçü hazırdı. Dört ve beşincisi de ham haldeydi ama ben yayınevleriyle flört etmeye başlamıştım bile. Adlarını vermeyeyim ama bazı yayınevleri "aa bakalım, çok güzel" dediler hatta anlaşma bile imzaladık. Daha sonra yayın tarihi yaklaştığında "ay kusura bakmayın, basamayacağız, biz ufak bir yayıneviyiz, gelirler taşlarlar yıkarlar" gibi korkuları kaygıları ortaya çıktı. Tüm kaygıları travestilikle ilgili değildir diye varsaymak istiyorum. Çünkü Peygamber Cinayetleri ve Buse Cinayeti'nde hedeflenen kitleler de biraz farklıydı. Peygamber Cinayetleri'nde radikal dinciler, Buse Cinayeti'nde ise aşırı milliyetçiler gibi bazı taraflara da göndermeler yapılıyordu. O nedenle biraz çekindiklerini iddia ettiler. Dört ya da beş yayınevi gezdim. Daha doğrusu onlar çok ilgilendiler, beğendiler. Editörler çok eğlendiklerini söylediler ama maalesef basamayacaklarını söylediler. Taa ki bunlar gün yüzü görene kadar.
Sürmeli Can: Sanırım ilk yayıneviniz İletişim'di.
M. M. Somer: İletişim yayınevinin editörlerinin eline geçmişti kitaplar. Biz zaten böyle marjinal bir şey istiyorduk, basalım dediler. O yayıneviyle sonradan bazı sorunlarım oldu. İçerikle ilgili değil, tanıtım dağıtım kampanyasıyla ilgiliydi. Baskıda kitapları dağıtmamak gibi bir eğilimleri var. Daha sonra tekrar baskısı yapılan bütün kitapların ikişer üçer baskısı yapılıp tükenirken, İletişim'in bastığı ve hala dağıtmadığı Jigolo Cinayeti öylece duruyor. Ortalıkta da yok.
Sürmeli Can: Ben sizi ilk Queer Sempozyumunda görmüştüm ama orda çok fazla konuşma şansımız olmadı. Orda, "ben politik doğruculuktan uzak bir tavır sergiliyorum", demiştiniz. Bu tavrı bilinçli olarak mı gerçekleştiriyorsunuz yoksa bir travesti polisiye romanı öyle mi yazılması gerekiyor?
M. M. Somer: Dilsel olarak bazı kaygılarım vardı, gündelik hayatımda da var. Politik doğruculuğun doğruluğuna inanıyorum, boku çıkarılmadığı sürece... Amerikalıların, -oradan geçti ya bu kavram-, bokunu çıkartan derecedeki politik doğruculuğu, artık insanı konuşamaz ya da yazamaz hale getiriyor. Onu da deme, bunu da deme gibi. Evet, politik açıdan doğru konuşmaya çaba gösteriyorum. Bir konferansın ya da bildiri metninin politik olarak doğru olması gerektiğine inanıyorum. Televizyondan birileri bir açıklama yaptığı zaman mümkünse politik doğru olmalarını bekliyorum. Benim yazdığım kitaplarda da her kahramanımın politik doğru olması gerekmiyor bir... Benim kendi kahramanım da politik doğru değil. Pek çok konuda rafine. Ancak ne görürsek onu alıyoruz. O nedenle politik doğru olmak gibi bir kaygım yok. Buna karşılık daha bir üst kaygım var. “Ben” dilini almak ve “her şeyi benim” demek. Benim kahramanımın yansıtmaları çok az. Projeksiyon yapmıyor. Yaşadığı her şeyi, duyduğu her hissi, sahip olduğu her düşünceyi kendi diliyle konuşuyor. Beş kitap boyunca bu vardır. Nadiren bir kaç cümlede yoktu. O da o düşünceyi, o duyguyu sahiplenmediği için kendi diline aktarıp yansıtır. Yaptım, ettim haliyle anlatır her şeyi. Ağır bir sahiplenmesi vardır. Bu, enerjiyi dille öğretme teknikleri adına da, bilinç altına işlemek adına da seçtiğim bir tercih. Çünkü “ben” dilindeki metni yazarken de, okurken de daha çok sahiplendiğimizi görüyorum. Keza okuyucu da bundan etkileniyor. “Sabah kalktığınızda hava güzel değildir ve işe gitmek istemezsiniz ya" dersem ben, olayı size açıyorum çünkü haz etmediğim bir durum; çünkü bilinçaltı sürekli iyileri kendine kötüleri dışa attığı için olumsuz bir yansıtma. Oysa bunu ben diliyle anlattığımız vakit, durum ne kadar tatsız da olsa tatlı da olsa sahiplendiğini görüyor. Dil adına en çok dikkat ettiğim nokta, benim kahramanımın yani Travesti Burçak'ın her yaşadığı olayı ve duyguyu sahiplenmesidir ki bunun içinde politik doğru olanlar da var, olmayanlar da var. Ama hepsini sahipleniyor.
Sürmeli Can: Her şeyin açık bir dille ifade edilmesi olayın rehavetini de ortaya koyuyor ki bence de olması gereken bu. Ama bir eleştirim var. Bazı tekrarlar çok fazla. Örneğin ağdacı tasviriniz hem Peygamber Cinayetleri'nde hem de Buse Cinayeti'nde var. Sanki okuyucu bir seri okuduğunun farkında değil de siz bunları tekrar anlatma gereği duyuyorsunuz.
M. M. Somer: Hayır onla bir ilgisi yok. Ben biraz balık hafızalıyımdır. Yazdığımı bir süre sonra unutuyorum. Kimi yazarlara çok gıpta ediyorum. Otuz beş sene önce yazdıkları cümleleri hatırlıyorlar. Değil otuz beş sene önce, geçen hafta yazdıklarımı unutuyorum. İki, kitapları seri olarak yazdım ama her birinin bağımsız olarak da okunması taraftarıydım. Kendi kahramanımın geçmişinde de o ana bir gönderme varsa ve kayda değer bir konuysa diğer kitapta da var. Çünkü her biri bağımsız olarak da okunabilir. Birini okuyan tüm seriyi okumak zorunda değil ama derinliği olsun diye bazı tekrarlar var. Mümkündür ama copy paste yapmadım. Hatta hatta bazı dikkatli okuyucular yakalamışlar, kitapta birinin söylediği benzer cümleyi başka kitapta da bulmuşlar.
Sürmeli Can: Bazı tekrarların olması gerekli. Mesela, kahramanın kulübe geldiği an Virgin Mary'sinin hazır olması gibi. Bu onda bir tarz yaratıyor ama bazıları okuyucuyu sıkabiliyor.
M. M. Somer: Doğrudur çünkü kitaplar çok yakın aralarda basıldı. Büyük bir ihtimalle siz de benzer bir hızla okuduysanız, size benzer geldi. Ama bunların hepsi alınmalı okunmalı değil, insanların önüne ikişer sene, üçer sene sonra da gelebilir. O zaman o tekrar duygusunun yarattığı etki daha az olabilir. Çünkü tekrarlarla gelen ayrıntılar düşmüş oluyor. Elbette ki bu bir defo, kabul ediyorum ama bilinçli yaptığım bir şey değil.
Sürmeli Can: Şu anda üzerinde çalıştığınız bir eser var mı?
M. M. Somer: Çook! Bugünlerde çıkmış olması lazım, Hop-Çiki-Yaya Mealleriyle İsimler Sözlüğü var. Hop-Çiki serisinin isimler sözlüğü... Açıklamalar daha çok Hop-Çiki-Yaya mealleriyle veriliyor. Daha önce Hayvan dergisinde de çıkan ve hala devam eden A'dan başlayıp, bir harften seçmelerin yayınlandığı bir meal listesi... Benimki kitap olarak yayımlanacak. Yine kapakta Audrey Hepburn'ler, yine hafif bir şey. Herkes ismini bulup, isminin karşılığı bazı eğlenceli açıklamalar bulabilir. “Şampanya” üçleme serisi çıkmaya başladı. Mart ayında “Holding” çıkmıştı. Sonbahar'da “Podyum” çıkacak. İlkbahar'da “Kulis” gelecek. İş dünyası, mankenler dünyasıyla tiyatro ve oyuncular dünyası gelecek. Arada bir tane Rio kitabı projem var. Sonbaharda hazırlanmış olacak. Bir sit-com projesinin koordinesi var. Hop-Çiki-Yaya serisinden film yapmak istiyor bir ünlü yönetmenimiz. Onunla da çalışmaya başladık. O da inşallah seneye bunu film yapmak istiyor. Film projeleri sürekli gelip gidiyor, tam film aşamasına gelince ürküp geri çekiliyor. Anlayacağınız başım kalabalık. Kafamda yazmak istediğim on hikaye var. Bir de Ponpon biyografisi niyetim var ama 2006'nın sonu, 2007'nin başında yapabilirim. Bilmeyenler için Ponpon, Hop-Çiki-Yaya polisiye serisinin kahramanı olan Burçak'ın en yakın arkadaşı. Ama Ponpon'un biyografisi polisiye olmayacak.
Sürmeli Can: Bunun dışında eklemek istediğiniz bir şey var mı?
M. M. Somer: Sevgi, saygı ömür boyu...
Sürmeli Can: Bize vakit ayırdığınız için çok teşekkürler.

 

Gacıİstanbul © 2006 - Her Hakkı Saklıdır.