geçmiş zaman olur (mu) ki?! / 12 eylül'de travesti ve transseksüeller...


Demet: Bugünkü söyleşimizin konusu, 12 Eylül döneminde travesti ve transseksüellerin yaşadığı şiddet, ayrımcılık ve o dönemdeki çalışma haklarının elimizden alınması, bizlerin çok kötü şartlarda yaşatılmaya çalışılması. Bunları anlatacağız.

12 Eylül'de askerlerin ülkeye el koymalarıyla birlikte bir sürü insan şiddete maruz kaldı. Yıllar geçtikçe rakamları unutmuşuz. Mesela geçenlerde bir kaç kez hatırlatıldı, o dönemde 600.000 kişi cezaevine girip çıktı. 50.000 kadar kişi yurtdışına kaçtı. 14.000 insan vatandaşlıktan çıkartıldı.100'e yakın insan idam edildi. 200'e yakın insan işkence sırasında öldü. O dönemde basılmadık ev kalmadı. İnsanların evlerine gece yarıları kapıları zorla kırılarak girildi. O dönemi yaşadım, 19 yaşındaydım. O dönem politik bir kimliğim vardı, sol bir hareketin içinde yer alıyordum.O dönem cezaevinde de yattım, 8 ay kadar. 1980 yılında daha darbe olmamıştı, 1 Mayıs'ta gözaltına alındım. 82'de cezaevine girdim. Hem cinsel hem politik kimliğimle şiddete maruz kaldım. Politik kimliğimden dolayı bir cezaevine girip çıktım ama cinsel kimliğimi o dönemde açtım 80 yılında. Taksim'e çıktıktan 3 ay sonra, şanssızlık, 12 Eylül oldu ve cinsel kimliğimden dolayı daha fazla şiddet gördüm. Ben bu rakamları verdikten sonra Kardelen'le ikimiz yaşadıklarımızı canlı tanık olarak anlatacağız. O dönemi yaşamış 20'li yaşlarındakiler şimdi 40, 30'lu yaşlarındakiler 50, 40'lı yaşlarındakiler ise 60'lı yaşlarında oldu. O dönemdeki insanların çoğu öldü. Birçok travesti, transseksüel arkadaşım 30'una gelmeden öldürüldü, öldü ya da intihar etti. Çok az insan kaldı o dönemden. Bir kaç insan kaldı ama onlar da apolitik oldukları için deneyimlerini, yaşadıklarını, şiddeti gelip buraya anlatamadılar. Biz 12 Eylül'ün 25. yılı olması nedeniyle neden böyle bir şey yapmıyoruz diye düşündük. Kardelen'le oturduk, o da o dönemin mağdurlarından ve biz bunu yeni nesillere anlatma ihtiyacı duyduk. Çünkü şimdi 20'li hatta 30'lu yaşlarda olanlar o dönemi bilmediklerinden yeni nesillere yaşadığımız şiddeti, baskıyı, ölümleri anlatma gereği duyduk. Askeri darbelerin hiçbir ülkeye hayır getirmediğini, demokrasiye ne kadar sekte vurulduğunu gördük. Türkiye kaç yıl geriye gitti 12 Eylül'le birlikte. Türkiye'nin kaderiydi; her on yılda bir askeri darbeler yaşandı. 50'li yıllarda çok partili yıllara geçişten sonra 60'lı yıllarla birlikte ihtilal yaşandı. 71'de muhtıra yaşandı. 80'de 12 Eylül oldu. Her on yılda bir darbe olduğu için 90 yılında panik olduk yine bir askeri darbe olacak diye. Hatta 2000 yılında, on yılda bir olmayınca 20 yılda bir mi olacak diye de düşündük. Temennimiz böyle şeylerin asla olmaması çünkü gelişmekte olan ülkelerde her on yılda bir darbe olması iki adım gitmişken tekrar sıfıra döndürüyor. Ama bazı insanlar şiddet ve terör yüzünden keşke darbe olsa diyor. Asla böyle bir şey yok. O dönemde ordunun iktidara gelmesiyle bize dokunulmaz falan dendi. Sadece sağcılara solculara, İslamcılara dokunur zannedildi. Ama bizler 12 Eylül'de travesti ve transseksüeller çok büyük bir baskı yaşadık ve hala yaşıyoruz. 12 Eylül zihniyetindeki insanlardan kutulamadı bu ülke. Emniyet teşkilatındaki faşist polislerin şiddeti hala sürmekte. 25 yıl geçti, 2000'li yılarda biraz düzelir zannettik yine aynı şiddet yaşanıyor. Çünkü bazı politik duruştaki insanlar rahat gezebiliyor göz altına alınsa bile. Sen solcusun, pat küt, alıp götürülmüyor ama bir travesti ve transseksüel alışverişe giderken de, evinde otururken de, yolda yürüyorken de -artık damalı taksi gibi göründüğümüzden, nasıl diğer taksiler birbirine benzerken damalı taksiler belli olur- olmuş meyvalar gibi topluyorlardı. Bu kaderimiz hiçbir zaman değişmedi. Politikleşme de 86 yılında başladı. 87'e kadar ilk kez cinsel azınlık hakları başlatıldı. 12 Eylül'le birlikte 1981'de Bülent Ersoy'a konulan sahneye çıkma yasağı sadece Bülent Ersoy'a değil, bir sürü travesti ve transseksüele uygulandı. O dönemde geylik kavramı olmadığından efemine dediğimiz eşcinseller de sahnedeydi. Hepsi sahneden indirildi. Sahne yasağı getirildi. Çoğu seks işçiliğine sürüklendi. Hatta ameliyat olmak da yasaklandı. Kimlik almak yasaklandı. O dönemde, 81'den önce ameliyat olanlar bile kimlik alamadı. 87'de yasak kalktı ama uygulanışı 88'li 89'lu yılları buldu.Ben biraz fazla konuştum, şimdi sırayı Kardelen'e veriyorum. O benden daha fazla şey yaşadı.

Kardelen: Hepinize merhaba. 12 Eylül öncesinde hakikaten çok kötü olaylar oldu. Hakikaten bir kan gölüydü. '77 1 Mayıs'ında büyük kan döküldü. Şimdi bile o davalar görülüyor.

12 Eylül'de ben Tarlabaşı'nda, -o zamanlar daha temiz, daha nezihti Tarlabaşı, şimdiki gibi değildi- gazinoda çalışıyordum. Şark Kulüpte. Çıktım, eve gittim, üst katta madamlar vardı apartmanımızda. Sigaram yok, alamamışım, kafa da iyi. Dışarıda büfe var. Büfe dediğim, dolmuş var. Aşağıya indim. Tam dışarı çıkacağım, bir sessizlik var, -o zaman Tarlabaşı geniş- tam dışarı çıkacağım, asker “dur”! dedi. Ben dedim, “bakkala gidiyorum sigara alacağım.” “Ne oldu?” dedim. “Darbe oldu” dedi. Sigara yok, “asker bey ben nerden sigara alayım?” Bana asker sigarası, -birinci gibi bir sigara- verdi. Neyse o gün dışarı çıkmak yok, kesinlikle. İşte, aşağıdan, sağdan soldan silah sesleri geliyor. Ne oluyor farkında değilsin ki. Vıj vıj vıj atılıyor bir şeyler. Resmen bir harp. Şu an bir Irak gibi olmasa da. Hemen hemen o çatışmalar, sürüp gidiyor. Neyse, o gün sokağa çıkılmadı. Ertesi gün çıkılmadı çünkü daha konsey kurulmadı, cumhurbaşkanı seçilecek, beş general aklımda kaldığı kadarıyla, Tahsin Şahinkaya -dünyanın o zamanki en zengin generaliydi-, Nejat Tümer, Sedat Celasun, baş papaz hala yaşıyor ya, resim falan yapıyor, birisi öldü. Dördüncü, beşinci gün; artık saat 12'ye kadar, sabah başlıyor akşama kadar “ne yaptık...” Bizim yanımızda -saat 12'ye kadar gazinolar açık- gazinoda çalışmayan arkadaşım var. Sokakta çalışan arkadaşlar var. Kirada oturanlar var ama bir insan bir insana ne kadar yardım edebilir. Hadi unu, yağı, şekeri neyse, bunun kirası var. Sudan çıkmış balıksın, her taraf asker. O askeri cemseler falan, sokak başı tutulmuş. Tedirginlik var. Bir de cinsel kimliğin var. Acaba ne oldun, ne bitecek. O ara Bülent olayı oldu. Bir yerde çok faydası oldu ama ağacı kökten kestirdi. Sonra biz ne yaptıysak, böyle böyle kıt kanaat geçindik ama yakalananlar, tutuklananlar, artık eve de alamıyorsun, -eve albay gelmişti-. Gündüz artık Belgrad ormanlarında ölenler, vurulanlar, dövülenler, çünkü kimseyi alamazsın, ispiyoncular var. Asker bu, anlatamazsın.

Bir gün tanıdık müşterilerle sahile gittik. Dönüyoruz, eski Galata köprüsünden geldik, Tünel'e döneceğiz; askerin birisi çevirdi. Biz de 12'ye geç kalmayalım ki evde olalım, -çünkü ya günlerce Selimiye'de olursun ya karakollarda emniyetlerde, sürünürsün artık- hızlı gidiyoruz, asker çevirdi. Ehliyet tamam, kimlikler tamam, ruhsat tamam; adam “ben anlamam, arabanın tapusunu isterem” diyor. Kardeşim, arabanın tapusu olmaz, işte ehliyet, ruhsat. Adam “anlamirem, tabusunu isterem” diye 4'e kadar tuttu.Neyse o an ciple bir subay geldi. İzmirliydi hiç unutmuyorum. Konu bu dedik ama bittik artık. “Komutanım arabanın tapusu yoktir.” “Oğlum ne tapusu? Ehliyet, ruhsat tamam.” Çıktık eve geldik. Özel bir kağıt verildi, “görülmüştür” diye. Aynı Hitler dönemi gibi; bir yahudi yıldızımız eksik. Neyse, Deniz diye bir arkadaşım var. Bayram sokağında -Demet bilir- O zaman oralar çalışmıyordu. Ona gittim. Meral diye bir bayan arkadaş Almanya'dan gelmişti. Kendisi de çalışıyordu, çocuklarına bakmak için. Ben, Deniz, o hanım arkadaş üçümüz evdeyiz. Evde ne bir erkek var, rahatız. Oturuyoruz. O ara Süreyya adında bir arkadaş, -şimdi Almanya'da- kıllı Bülent, Seyhan, sen bir adam getir. Haydii... iki terameli geldi. Askere yalakalık olacak ya, çok sıkı çalışıyorlar. Çünkü daha önce, 12 Eylül'den önce polis ikiye ayrılmıştı. Hangi polise güveneceğini bilmiyordun. Sağcı polis, solcu polis, Pol-der, Pol-bir var. Hangisine inanacaksın. İki polis var, sağcıya gidiyorsun dayak yiyorsun, solcuya gidiyorsun dayak yiyorsun. Hakkını hiçbir yerde alamıyorsun ki. Hangisine güveneceksin. Yok; ortadasın. Kapılar çalındı. Mecbur açtık. Ne de olsa evde erkek yok, bir şey yok. Arkadan Süreyya erkek arkadaşıyla alındı. Biz de alındık. Rezil bir şekilde, Taksim karakoluna geldik. Ekipler amiri işte “amına koyduğumun ibneleri falan”, Meral'i bıraktılar bayan diye. Bizi bırakmadılar. Eskiden iki taneydi. Beyoğlu üsttü. Alt Taksim karakoluydu. Murat diye bir arkadaşım var; komiser. İyi bir insan. “Nasılsa Murat var” dedim ama iki subay aşağıya iniyordu. Deniz de aşağıdan yukarı geliyor. Subayla biz bir göz göze geldik. Biz yukarı, en üstte çıktık, onun bir alt katı işkence yeri. Süreyya'yla yakalanan adama nasıl işkence çektiriyorlar. Bir bekçi başı vardı. Adamın bıyığını çekiyor, saçını çekiyor. Jilet getirip bıyığını kesmişler. Saçının bir kısmını kesip, bir kısmını bırakmışlar. O ara Deniz üşüyor. Şu an 70 yaşına geliyor. Zayıf da. Gittim bekçi başına, -ben Murat'a güveniyorum- dedim “arkadaşım biraz sobanın yanında durabilir mi?” Bağırdı, çağırdı. Aradan bir yarım saat geçti. “Gel!” dedi, “arkadaşın gelsin sobanın yanına” dedi. Ne oldu bu adama dedim. Ölüm günü geldi herhalde dedim. Tuttu beni, “gelsene” dedi. Aşağıya indirdi. Bir kat alta indik.O an içerisi karanlık. Bir ışık var. O ışıkla biz çıkarken aşağıya inen o subayları gördüm. Beni içeriye bir ittiler. Lang buramda bir silah. Tecavüz ettiler. O an anlatılmaz belki fahişesin, buna alışıksın diye düşüneceksiniz ama çok kötüydü. Kimseye yapılmaz. O an ben tam üstümü giyerken, beni getiren ekipler amiriyle karşı karşıya geldik. “Ne oldu?” dedim, “siz bizi evimizden bunun için mi getirdiniz?” dedim. Adam kafasını vurdu duvara. Çünkü bir suçumuz yok. Nitekim bu bekçi başı beni tanıdığı için aşağı Murat Bey'e gidiyor. Beni Murat Bey'e söylüyor. Tam o sırada bir tokat yedim. “Keşke o kurşunu yeseydin de o pisliği yapmasaydın” dedi. “Benim yerimde sen olsaydın ne yapardın?” dedim. “Hiçbir şey yapamam” dedi. Sansar Han'a yolladılar. Şimdiki Sirkeci Emniyet müdürlüğüne. Orda da diyemiyorsun, bana asker tecavüz etti diye. Hiçbir şey söyleyemiyorsun. Tam biz eski arabalara biniyoruz. Yine Allah razı olsun, bana o kurşunu yeseydin diyen adam, “onları bırakın” dedi. Deniz'le beni bıraktılar. Deniz benden yaşlıydı ve bitkindi. Neyse biz eve geldik ama bu sefer kendi evinde oturma rahatlığın yok. Korku var. Bu arada hükümet kuruldu. Bülent Ulusu hükümeti. Selahattin Çetiner İçişleri bakanı oldu. Albay rütbeliydi sanırım. Bu arada Ermeni Metin vardı menajer. Çalışacak hiçbir yerin yok. Gidecek hiçbir yerin yok. Demet benden medet umamaz, ben Demet'ten umamam. Gemisini kurtaran kaptandı. O tarihlerde kimi Kırşehir'e kaçtı; köçeklik yapmaya. Kimisi ne bileyim, yok oldular. Çünkü çoğundan haber alamadık. Şimdiki gibi herkesin cep telefonu yok, evinde telefon yok ki irtibat kurulsun. Ermeni Metin sağ olsun, Edirne'ye gazinoya gönderdi. Ucuza çalıştım, zaten hep öyledir hakkını arayamazsın. Edirne'de asker Mustafa'da çalıştım. Yevmiyem çıkıyordu. Çorba param çıkıyordu. Tek istediğim barınmaktı. O zaman gaz yok, birşey yok. Yoklar ülkesiydi. Elektrik gider, üç dört gün gelmez. Odun bulabilirsen yakarsın. Böyle bir rezaletler ülkesi. O ara çalışıyorum, assolistimiz de eski sanatçılardan, onla da dost olduk. Ben oradayım, valide orada. Ama bir korku var. Yakalandım korkusu. Tam o ara Selahattin Çetiner'in açıklaması geldi. Barlarda, pavyonlarda, gazinolarda, bu gibi yerlerde kadın kılığında, efemine erkeklerin, transseksüellerin hepsi çalışmaktan men edildi. Hepten bir darbe gelmişti. Edirne'de de işim bitti. Tekrar Taksim'e geldim. Abanoz tamamen kapatılmıştı. O ara, o zamanki Bulvar gazetesi ve Haftasonu gazetesi'de bir yazı çıktı. Rahmetli Anjelik'le Melek, -Allah rahmet eylesin, ikisi de öldü- Beyoğlu'na alışverişe çıkıyorlar. Sen, Haftasonu gazetesi, mağazadan çıkarken bunların fotoğrafını çek, işte “darbe oldu, travestiler Beyoğlu'nu mesken tuttu” diye de bir yazı... O gün bütün kızlar evlerden toplanıyor, haydi emniyete. Ama emniyete giden felç. Papatya adındaki arkadaşa adli tıp raporu verilmedi. Adli tıp nedir? Herkese rapor verir di mi? Arkadaşa veremedi; kulağından kan geliyor. “Ben bunun mesuliyetini alamam, İstanbul Üniversitesi'ne gönder” dedi. Melek altına sidik değil, kan işiyordu. Öyle bir dayak. Biz o zaman Hürriyet gazetesini çağırdık. Birkaç röportaj yaptı. Gözlerimiz bantlandı, gazetelere çıktık. Gazeteye çıkmamız daha kötü oldu. Nasıl hakkını ararsın diye. Biz de yazılarımızı yazdık, her insan yazı yazabilir ama kimse hukuk diliyle yazamaz diye kalktık İstanbul adliyesine gittik. Orada arzuhalciye verdik. “Nedir bu?” dedi. Biz anlattık durumu. “Ver bakiim onları” dedi. Haftasonu gazetesi de elimizde. Anjelik'le Melek'in o gün alışveriş yaparken aldığı fiş de ellerinde. “Bu” dedi, “böyle şey olmaz” dedi. “Alın” dedi. “Bunu hiçbir hakim dikkate almaz” dedi. İkisi de eski askeri hakimmiş. Aldılar bunları elimizden, bir dilekçe yazdılar. Çok güzeldi. Baş sayfa olduğu gibi Bülent Ersoy. “İçeride kaçıncı sayılı resim ahlaka aykırı da” dedi “koskoca Bülent Ersoy mu ahlakın üstünde?” dedi. Hakime götürdük. O an adli tıp kurumu dolu. Kimisi rapor alacak. Biz gittiğimizde arkadaşları alıp savcıya gideceğiz. İstanbul adliyesinin koridoru çok büyüktür. Biz geldiğimizde ne bir gazeteci vardı ne bir şey. Biz bizeydik. Bir an ben diyeyim 20, 30, 40, 60 tane flaş patladı. Sanki gökyüzünden yıldızlar aşağı indi. Nerden geldi bunlar? O an Papatya'yı İstanbul Üniversitesi'ne götüreceğiz, polisin bir tanesi geldi, Papatya'ya bir geçirdi. Zaten kulağı kanıyor. Biz çığlık çığlığayayız. Vahşi hayvanlar nasıl birbirine saldırır. Millet birbirine girdi. Bir tane kadın avukat geldi, “görmüyor musun ne halde” dedi, “bir de utanmadan vurmaya mı kalkıyorsun” dedi. Savcıya gittik. Hakkımızı arayacağız ya. Savcı Bey dedik böyle böyle. “Aman be!” dedi, “başka işim yok, bir de sizinle mi uğraşacağım” dedi. Yapacak birşey yoktu, dağıldık.

12 Eylül'de bunlar yaşandı. Sonra bir subayla tanıştım. Allah razı olsun bana çok yardım etti. Gezmelerimi tozmalarımı onunla yapıyordum. Bedava kalıyordu; herşeyimi karşılamak zorundaydı. Yemeğim, içeceğim geliyordu. Param geliyordu. Üzerimdeki o yasak kalkmıştı. O benim forsumdu. İşte böyle, o günler çok kanlı, çok eziyetli geçti. Arkadaşlarımızın bir kısmı ölü bulundu. Faili meçhul gitti. Onlardan hiçbir haber alınamadı. Benim anlatacaklarım bu kadar.

Demet: İlk defa Taksim'e 12 Eylül olmadan üç dört ay önce çıkmıştım. Kapalı bir insandım. Kimseyi tanımıyordum. Yeryüzünde bir Bülent Ersoy bir de ben varım zannediyordum. Haziran ayının 15'inde ilk kez Beyoğlu'na geldiğimde birisiyle tanıştım Taksim parkında. Tanıdığım erkek, benim gibi olan insanlardan bahsetti. Taksim büfelerinin önünde bir birahane vardı. Oraya takılınıyordu. Orası bizim mekanımızdı. Efemine olan eşcinseller de vardı, ameliyatsız transseksüeller de vardı. Çok hoşuma gitti. Ama böyle çok az yer vardı. Vat 69 vardı, bir de Beyhan 67 vardı. Beyhan 67 bugünkü Sahra'ydı. Üç katlıydı. Üstü kahveydi. Orayı öğrenmiştim. Dünyalar benim olmuştu çünkü 19 yıl esaret bir yaşam sürmüştüm. Çiçek Pasajı'na gidiyorduk. Postanenin yanında bir yer vardı ve Maksim gazinosunun orada bir yer vardı. O mutluluğu yaşarken kulübe de gitmeye başlamıştım. Eve yalanlar uydurup, geç gidiyordum. Derken 12 Eylül oldu. Dört gün kadar sokağa çıkma yasağı oldu. Bakkal falan kapalıydı. Seyyar kamyonlarla ekmek dağıtılıyordu.

O dönem okula da gidiyordum. Kulübe hafta sonları gidiyordum. Yaz tatillerinde de her gün çıkıyordum. Kulüp 11'de açılıyordu ve 3'e kadar açık kalıyordu ama 12 Eylül'le beraber bütün hayat durdu. Eğlence sektörü, seks işçiliği yapılan yerler; çünkü ne yapılacak edilecek kimse bilmiyordu. 15 gün her yer kapalıydı. 8'de açılıyor, 11'de kapanıyordu. Kulüp hayatında gece 12'den sonra başlar diye bir söz var. Zaten o saatlerde kim gelecek. İnler cinler top oynadı. 1 yıl kadar sokağa çıkma yasağı vardı. 12'de başlıyordu sabah 5'te bitiyordu. Bir gün kulüpteyim, 11 gibi kapanıyor, 10 buçuk gibi bir arabaya binip gitmem gerekiyordu. Bir tane asker vardı. Adı Hasan'dı. İri yarıydı. Bizi gördüğü zaman kolumuzu tuttuğu gibi... Ben onun tecavüzüne üç dört kez maruz kaldım, bir çok arkadaşıma da bunu yaptı. Kulübe giderken ona yakalanmamaya çalışıyorduk. AKM'nin oradan Gümüşsuyu'na inerken bir park vardır. Onun aşağısında gök kafesin yapıldığı yerde yol yoktu o zaman. Lalezar çay bahçesi vardı -yaşı elliye yakın olanlar bilir- yakalandık mı bizi o çalılıklara götürüyordu. Buna mecbur kalıyor ve kimseye şikayet edemiyordun. Ben üç dört kez onun tecavüzüne maruz kaldım.

Beyhan 67 kulübüne de bir grup asker gelip kulübü basıyordu. Emniyet teşkilatının gücü kalmamıştı. Her komiserin başında bir komutan vardı. Orayı basan askerler de Harbiye Ordu Evi'ndeki askerlerdi. Bunlar bir dadanıyordu kulübe; 15 kişi falan geliyorlardı. Hemen gelir, içki içerlerdi. Kulübün sahibi de bir şey diyemiyordu çünkü aradan altı yedi ay geçmiş. 12 Eylül olmuş, kim kimi şikayet edecek bilinmiyor ve o askerler bizi alıp kulübün tuvaletinde tecavüz ediyorlardı. Travesti, transseksüel olarak 8,10 kız vardık. Tuvalet dolu olduğu zaman Sahra'nın karşısında otopark var, orası inşaat halindeydi 25 sene önce. Oraya götürülüp tecavüz ediliyorduk. Tuvalette tecavüze uğradım, inşaat halindeki yerde tecavüze uğradım. Askerler para vermeden içkilerini içiyorlar, kulüpten haraçlarını alıyorlar, sonra da gidiyorlardı. Oturduk, patronu, kulüp sahibi, garsonlarla falan ne yapacağız diye. Bunların bir üst komutanları yok mudur diye düşündük. Varsa ne yapalım, acaba şikayet etsek mi? Dedik bir şansımı deneyelim. Kulübün sahibi Harbiye Orduevi'ne telefon açtı. Orduevindekiler “böyle bir şey olamaz” dediler. “Onlar size geldiği zaman hemen bize telefon açıyorsunuz ve onları orda oyalıyorsunuz, oraya gelip onlar hakkında işlem yapacağız” dediler. Çok sevindik. Sonra onlar yine geldiler, biz oyaladık. Hemen telefon açıldı Harbiye Orduevi'ne. Pat diye komutanları bir geldi. Onlar şok oldular. Haklarında işlemler yapıldı, bir daha da gelmediler ama o süreç içerisinde biz bir çok şeye maruz kaldık. Kısa bir süre sonra da sahne yasağı geldi.

Derken seçimler oldu. Bize hiçbir şey fayda etmedi. 81'deki yasa 87'ye kadar sürdü. Sahneye çıkma yasağı, ameliyat olma yasağı, kimlik alma yasağı... O dönemde büyük bir şiddet uygulandı. Birçoklarından kıl payı kurtuldum. Örneğin saç kesimi vardı. En büyük cezaydı. Sen kadın olmuşsun. Senin saçını sıfıra vursalar, sana kimse bakmaz. Polisin düşündüğü buydu. Para da kazanamazsın. Bu kimliğinden vazgeçersin diye düşünüyorlardı. O 82-84 dönemindeydi.Tabi direnen vardı. Bir kaç gazeteye çıkılmıştı. O zaman televizyon kanalları yoktu. Bir tek TRT vardı. Bir kaç travesti arkadaş “bizlerin duygularını, kimliklerini yok edemezsiniz, saçımızı kestiniz kökü bizde, yine uzayacak” dedi. %99'umuzun saçı kesilmişti. Bu süreç içerisinde herkes perukçulara gitti. Perukla çıktık. Onların her yaptığı şiddete, yok etme taktiğine karşı yeni birşey yaratılmıştı. Herkes peruk alıyordu çünkü uzasa bile yine kesiliyordu. Buna da bir başka taktik uyguladılar. Trenle Eskişehir'e sürmeye başladılar. Herkes Gebze'den atlayıp geri geldi. Bir ara yine otobüslerle götürüldü. Otobüs şoförü etkisiz hale getirildi.Yine Kartal tarafından, Tuzla tarafından otostop yapılarak geri gelindi İstanbul'a. Yine buradayız.

25 Eylül 2005 tarihinde Lambda'da yapılan
"12 Eylül'de travesti ve transseksüeller" konulu söyleşiden
bir bölüm.

 

Gacıİstanbul © 2006 - Her Hakkı Saklıdır.