Bildiğiniz gibi 1 Aralık Dünya AIDS'le Mücadele günü. Bugünü bu kadar anlamlı kılan şeyse bu hastalık yüzünden sayısız insanın ölmesi. Yalnız bu hastalığı diğer hastalıklardan ayıran asıl şey, diğer hastalıkların bulaşma yollarından farklı olarak bir tanesinin cinsel yolla olması. Hoş frengi, hepatit vs gibi hastalıklar da bu şekilde bullaşsa da AIDS'in verdiği kurban bilânçosu geçen yüz yılın vebası olarak adını ilk sıraya yazdırmasına yetti. AIDS'in çıkışına dair her geçen gün yeni iddialar atılsa da -ki bunların başında laboratuarda oluşturulduğu da var, biz onun masum bir maymundan geçtiğine inanalım. Zaten insanlık tarihi hep bir şeyleri "günah keçisi" seçmemiş midir? Biz de bu hastalığın şimdiki keçileri olarak şu AIDS tarihçesine gönül rahatlığıyla bir bakalım!
69 sonrası Avrupa'daki cinsel devrim, yerini 70'lerdeki disko rehavetine bırakırken eşcinsel mücadele ilk günlerindeki heyecanını yitirmiştir. O günkü korunma yöntemleri sadece heteroseksüel çiftleri kapsarken, eşcinsel camia doğası gereği bölünerek çoğalıyor :) ve korunma yöntemlerini kullanma gereği duymuyordu. Görece rahatlık kitleleri kendi mekânlarına iterken vahim bir durumun insanlığı sınayan bir hale bürüneceği de bilinmiyordu. Öyle bir sınama ki sözde devrim sonrası heteroseksüel kitlelerin eşcinsellere yönelik ikiyüzlü anlayışının maskesini düşürecekti.
Malum durum ise giderek sebebi bilinmez bir nedenle yükselen bir hastalıktı. Avrupa kıtasında ilk görülen vaka 1978'deyken 80'ler bu hastalığın giderek arttığı ve yayıldığı yıllar olacaktı. Şimdi işin sansasyonel tarafına geçelim. Neden mi? Çünkü AIDS pilot bölge olarak eşcinsel camiayı seçmişti. Bu bir tesadüf müdür yoksa kasıtlı bir şey midir ona pek aklım ermez ama insanlık buna hemen bir cevap bulmuş ve bunun Tanrı'nın hak edenlere bir cezası olarak görmekte gecikmemiştir. Örneğin 70'lerin disko kraliçesi olan Donna Summer'ın AIDS hakkında "Tanrı'nın eşcinsellere bir cezasıdır" açıklaması bunun en açık göstergesidir. Aynı açıklamanın kendi kariyerini de mahvettiğini söylesek hiç de fena olmaz sanırım. Bu da eşcinsellerin bir cezası olarak Donna ablamızın aklına kazınmıştır herhalde. Hazır ünlülerden bahsetmişken Rock Hudson'dan bahsetmeden olmaz tabi ki. Özellikle adı gibi kendisi de kayavari olan Rock Hudson'ın AIDS'den ölmesi gizli bir eşcinsel olarak hem kendisini hem de hastalığını dünyaya açmasına neden olacaktır ama hiçbir ölüm sanki akıbetinin ne olacağını bilircesine söylediği Too Much Love Will Kill You (Aşkın Aşırısı Seni Öldürecek) şarkısını dillendiren Freddie Mercury'ninki kadar hazin olmayacaktır. Ünlü birçok eşcinselin bu hastalıktan ölmesi her ne kadar camia tarafından hastalığın sahiplenme güdüsünü arttırsa da ileride bu sahiplenmenin, hastalığın sadece eşcinsel hastalığı olarak anılmasını kaçınılmaz kılacaktı. Zaten hastalığın bu kadar ad yapmasının en önemli nedenlerinden biri de toplumun ahlaksız fertleri olarak bilinen eşcinseller üzerinden sansasyon yaratılmasıydı. Cinsel yolla bulaşması ise 80'lerde yükselen yeni muhafazakârların tam aradığı şeydi. Yalnız büyüklerimiz her şerde bir hayır vardır derler ya, bu hastalığa karşı ha tükendi ha tükenecek olan Amerikalı ve Avrupalı eşcinsellerin umutları tekrar örgütlenmeleriyle hem kendilerine hem harekete yeniden hayat verecekti.
Örgütlenme başlayana kadarki süreç ise içler acısıydı çünkü ölen insanlar nerdeyse ilgisizlik ve umursamazlık kurbanı olmuştu. Bunun nedeni ise hiç kuşkusuz hastalığa sözde ahlaksal yönden bakılmasıydı. Ahlaksızlık üzerinden türeyen bu hastalığın yayılımı ve yıkıcılığı halkın gözünde meşruluk kazandığından uzun bir süre gönüller ferah tutulmuştu. Bu meşruluğu sağlayanlarsa başta o günün Amerikan başkanı Reagan ve İngiltere başkanı Thatcher'dı. Yürüttükleri acımasız politikalar yüzünden binlerce AIDS hastası sapır sapır döküle dursun, virüs beyaz heteroseksüel cemaate sıçrayana kadar kıllarını kıpırdatmamışlardı. Kan bankalarının denetlenmemesi ve bu yüzden hastalığın yayılması AIDS olan olmayan tüm eşcinsellere yönelik ayrımcılığın artmasına neden oluyor, hastanelerdeki hemşire ve doktorlar AIDS hastalarına bakmamak için imza topluyorlardı. Halkın bu faturayı devlet yöneticileri yerine eşcinsellere kesmesi ise yüz yıllar boyu süren kinin ne boyutta olduğunu bize gösteren yegâne bir olay olarak zihinlerimize kazınacaktı. Neyse ki yine örgütlenme mucizesi diyelim, eşcinsel mücadelenin tekrar alevlenmesi, durumu eşcinsel camianın lehine döndürecek ve 1 Aralık'ı bu hastalığı anma, hatırlama ve tekrar aynı ayrımcılıkların oluşmaması için örgütlenme günü haline getirecekti. Yurt dışında adım başı prezervatif satılmasının ya da lubunyaların malum günde loğusalı gacı misali kırmızı kurdeleyle gezinmesinin nedeni budur.
Yalnız işler ülkemizde aynı şekilde ilerlememiştir. Her şey gibi AIDS'i de yanlış anlamaya müsait medyamız o günlerde bütün ön yargıları pekiştiren açıklamalarda bulunmuştur. Hâlbuki Türkiye AIDS vakalarını eşcinsellerle değil Rusya'dan Türkiye'ye gelip seks işçiliği yapmak zorunda kalan kadınlarla tanımıştır. Kaldı ki Nataşa adı ve tüm Rus kadınlarının potansiyel seks işçisi görülmesi yine o günlerden kalma bir alışkanlığımızdır. Olayı fazla bulandırmadan biz yine AIDS'in camiamıza yansımalarına dönelim isterseniz.
90'larda filizlenen Türkiye'deki eşcinsel hareketin ilk zamanları bugünkü kadar açık değildi. Kamusal alana açılmak için de bir on yıl kadar daha vardı ve bu açılma süreci çeşitli gruplarla ve etkinliklerle hareketin adını duyurmaya yönelik çalışmaların zamanıydı. Bunlardan en bilineni ise AIDS'le mücadele konusundaki çalışmalardı. Ne ilginçtir, eşcinsel harekette aktif olarak çalıştığım dönemde bir arşiv taraması yapmıştık. Araştırma sonucu ortaya çıkardığımız belgelerin birçoğu AIDS'le ilgiliydi. O dönemki eşcinsel hareket neredeyse kendi mücadelesinden çok enerjisini AIDS'le mücadeleye adamıştı sanki. O günkü çalışmaları önemsemediğimden değil ama bu konu hakkında gereğinden fazla belgenin olması bana o günkü hareketin tutunabilme adına ne kadar cılız olduğunu düşündürüyor. Aslında yurtdışındaki eşcinsel hareket AIDS mücadelesiyle öyle bir ivme kazanmıştı ki bizimkilerin bundan etkilenmemesi neredeyse imkânsızdı. Ama geçen yıllar Türkiye'deki eşcinsel hareketin kendisiyle birlikte önceliklerini de değiştirdi. Kamusal alana çıkışı onu kendi var oluşuna dair neden niçin gibi soruları yanıtlamaya itecekti ve bu da AIDS'in ikinci plana atılmasına neden olacaktı.
Yine eşcinsel harekette aktif çalıştığım bir dönemde yurt dışından gelen bir araştırmacıya verdiğim buna dair bir açıklama onu rahatsız etmişti. Sebepse eşcinsel hareketin genel olarak AIDS yerine eşcinsellere yönelik şiddete kaymasıydı. Araştırmacıya, "Türkiye, Avrupa ve Amerika gibi AIDS gerçekliğini bu kadar sancılı yaşamadı. Tehlike gelmeden bize haber verilmişti zaten. Şu an bizi tehdit eden şey AIDS'den çok eşcinsellere yönelik şiddettir" dediğimde beni anlamamıştı. Aslında anlaşılmayacak bir şey yoktu, her geçen gün artan ama 3-4 sene öncesinde medyada ayyuka çıkan eşcinsellere yönelik saldırılar o kadar artmıştı ki bıçakla saldırı sonucu ölen insanlar en az 15 darbeyle öldürülüyordu. Hiv+ olan birinin de en az bir kaç yıl kuluçka dönemi varken şiddet gibi daha önüne geçilemez bir olgu ister istemez AIDS'in önüne geçmişti. Türkiye'deki eşcinsel hareketin bu yanlılığı AIDS'i önemsemediğinden ileri gelmiyor aksine AIDS'in sadece eşcinsellerin değil tüm insanlığın bir sorunu olduğuna dikkat çekebilmek adına gerçekleşiyor. Ayrıca eşcinsellerin, travesti ve transseksüellerin yaşama dair birçok gündemi varken sadece 1 Aralık'ta "sakınılarak" anılmaları mevcut olan önyargıları pekiştirmekten öte bir işe yaramıyor. Gacıistanbul dergisinin bağımsız bir organ olarak çıkarılmasının nedenlerinden biri de budur mesela.
Böylece bu yazıyı yazmamın asıl nedenine geçmiş oluyoruz. 90'ların sonlarında çıkarılmaya başlanılan Gacı dergisi, İstanbullu travesti ve transseksüellerle İKGV'nin ortak yapımıdır. İKGV'nin o dönem çıkardığı Gacı yine güzel olmakla beraber içeriği ağırlıklı olarak cinsel sağlık ve korunma yöntemlerine ilişkindi. İki yıl süren bu çalışma sona erdi ve bir buçuk yıl kadar önce grup tekrar aktif hale getirilmek istendi. Gacı yine eski formatında olacaktı ve biz de sizlere öyle seslenecektik. Yalnız bu sefer fikirlerimiz biraz farklıydı. Şu anki yazı kadromuz, bu ve buna benzer nedenlerden dolayı bu yapılanmaya pek sıcak bakmadı ve bağımsız bir grup olarak Gacıistanbul dergisini çıkarmaya karar verdi.
Biz Gacıistanbul olarak Travesti ve Transseksüelliği hayatın sillesini yemiş ve en sonunda fuhuş batağına düşmüş ve bunun sonucu AIDS mağduru olmuş kadınlar olarak değil, yaşamın her alanında varlık gösteren, farkındalık yaratan ve bununla beraber kendini tekrar yenileyen bir duruş olarak görüyoruz. Elbette İKGV de öyle görüyordur ama adımızın devamlı fuhuşla yan yana gelmesi bize potansiyel AIDS taşıyıcısı olarak bakılmasını sağlarken AIDS gibi bir sağlık sorununun asıl nedenleri görmezden geliniyor ve marjinalleştiriliyor. Sorun Hiv+ veya Hiv- olmak değil, bunu damga gibi üzerimizde "sadece" bizim taşımamızdır. Bizler zorunlu seks işçiliğine hayır diyoruz. 1 Aralık'larda yanlı program anlayışını ilke edinmiş sevgili medyamızın televizyon ekranlarına çıkardıkları profesörlerin AIDS hakkında konuşurken sadece travesti ve transseksüellere veryansın etmesine hayır diyoruz. Bizi dışlayan, fuhuşu tek çıkış yol gösteren ve bununla beraber AIDS, fuhuş, travesti ve transeksüel kelimelerinin ısrarla yan yana konularak travesti ve transseksüellere yönelik önyargıların pekiştirilmesine hayır diyoruz. Aynı zamanda korunmasız cinsel ilişkiye, AIDS'in toplumun tek bir kitlesine mal edilmesine hayır diyoruz ve 1 Aralık'ta her şeye rağmen duyarlı olmak adına bir kırmızı kurdale de sen tak diyoruz!
sürmelican
|