Bu sayımızda 8 Mart Dünya Kadınlar Günü üzerine düşüncelerimi aktarmak istiyorum. 8 Mart niye kutlanıyor, amacı ne? Önceleri Dünya Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlanmaya başlanan 8 Mart'ın anlamı, dünyadaki kadın hareketinin gelişmesiyle birlikte günümüzde daha da genişlemiştir. Sadece fabrikalarda değil, evde, işte, okulda, sokakta, tüm hakların ve özgürlüklerin kazanılması gerekiyor. Özellikle kadının evdeki emeği, yani ev kadınlığı ağır bir emekçiliktir. Evin çamaşırı, bulaşığı, temizliği, yemek işi, kısacası; bulunmaz uşaklık... 24 saat hazır konumda olan garson, aşçı, temizlikçi ve akşam da yatak odasında çoğu zaman istenmeden yapılan cinsel ilişki ve bunların sonunda ücretsiz, sigortasız, bedava, karın tokluğuna yapılan kölelik... Gelelim sokaktaki duruma. Belirli bir saatten sonra sokaklar erkek işgaline uğruyor; tek tük gördüğünüz kadınların yanında mutlaka bir erkek vardır. Yalnız dolaşabilen kadınların sayısı parmakla gösterilecek kadar az. Yalnız dolaşan kadınlar sözle, gözle ve elle tacize uğramaktan kurtulamaz. Ataerkil toplum düzeni yıllardır kadınları bir mal gibi alıp satmış, kadına söz hakkı tanımamış, hala kadının seçme ve seçilme hakkının olmadığı ülkeler var. Kadınlar hala birçok ülkede şiddet, ayrımcılık, dışlanma, hor görülmeyle mücadele etmek durumunda. Ülkemizde hala “kadının saçı uzun aklı kısa, karnından sıpayı sırtından sopayı eksik etme-yeceksin” anlayışı egemen. Kısacası kadınların yaşadığı sorunları saymaya ne günler ne de kağıt kalem yeter.
Bizim, travesti ve transseksüel gacılar olarak yaşadığımız ayrımcılık ve dışlanma daha da katmerli. Duygularımızı açığa vurduğumuz ve fiziksel değişime başladığımız andan itibaren ve tüm değişim süreci içinde ve sonrasında karşılaştığımız zorluklar... Sonra evden, aileden kovulma... Ki buna maruz kalanlarımızın oranı yüzde doksandan fazla. İş bununla da bitmiyor; çalışmak ve hayatı sürdürebilmek için iş bulma, barınma zorlukları... cinsiyet kimliğimizden dolayı iş verilmemesi; tek alternatif olarak seks işçiliğinin dayatılması... Bu mesleği yapmak da o kadar kolay değildir. Polisle uğraş, transfobiklerle, şiddet yanlısı insanlarla uğraş dur. Peki neden böyle? Bunların nedenlerini hiç sorguladık mı? Ataerkilliğin, erkek egemenliğinin kadınların yaşadığı sorunların temel nedeni olduğu çok açık. Bizler için ise dahası da var; feodallik, heteroseksizm, homofobi, transfobi... Sokakta hem kadın olduğumuz için; hem de cinsiyet kimliğimizden dolayı tacize uğruyoruz; yani çifte kavrulmuşluk...
Peki, günlük yaşantımızda kadınlığımızı nasıl yaşıyoruz? Öğrenilmiş! cinsiyet rollerimizi nasıl gerçekleştiriyoruz? Kocalarımızla ilişkilerimiz nasıl? Bir günlük ev hayatımız nasıl geçiyor? Ev işlerini; çamaşırı, bulaşığı, temizliği, mutfak işlerini birçoğumuz zevkle yaparız. E! Bunları yapınca kadın olunuyor! Kocalarımızın, ödül olarak “karıcığım, yaptığın yemek çok güzel olmuş, temizliğin çok güzel; bal döksen yalarsın, çamaşırlar sakız gibi vallahi” deyip, yanağımıza kondurduğu bir öpücük yeterlidir. Gurur duyarız; “vallahi ne kadınım ben, kocam her şeyimden memnun, kadın dediğin böyle olmalı”...
Küçük bir örnek vermek istiyorum kendimle ilgili. Bundan on yıl önce, Feminist bir transseksüel kadın olarak erkek arkadaşımla uyumlu bir birlikteliğimiz olduğunu düşünürken; zaman içinde farklı bir yüzünü görmeye başladım. Yaşamımı seks işçiliği yaparak sürdürüyordum. Bir de aşk yuvamız vardı. Hem işimi, hem de evdeki işleri yapmam gerekiyordu. Öyle çok yoruluyordum ki, bir ara bulaşıklar üç dört gün birikti; bana kadınlık dersi vermesini hiç unutamıyorum. “Sen nasıl kadınsın, bu mutfağın hali ne?” diye fırça atmıştı. Oysa o aralar çalışmıyordu; kendisi de yıkayabilirdi. “Ben hangi işe yetişeyim?” diye cevap verdim ama gerekçemi dile getiremedim. Aşk uğruna nasıl köleleştiğimizi gördüm. Çalışan, evli kadınlardan hiç farkımız yoktu. Hem emeğimiz, hem de bedenimiz sömürülüyordu. İtiraz ettiğin zaman karşılığı dayaktı.
Kendi kendimize tuzağına düştüğümüz F tipi evlere, F tipi sokaklara, bu F tipi sisteme “hayır!” deme zamanı gelmedi mi? Yatak odalarımız tecavüz odaları; orgazmı çoğu zaman yaşayamadığımız yerler... Mutfakta aşçı, banyoda temizlikçi çamaşırcı, salonda garson, elimizde çay-su bardakları sürekli hizmet... Ben “böyle öğrenilmiş!” bir kadın olmak istemiyorum. Sözünü söyleyen, emeğini sömürtmeyen, ayrımcılığa uğramayan, sokaklarda özgürce dolaşan bir kadın olmak istiyorum. İstiyooooorummm.
Demet Demir
|