Her Mart ayında olduğu gibi bu yılki sinema duayenlerinin kıymet biçtiği Oscar ödülleri, nam-ı diğer Akademi Ödülleri, sahiplerini buldu. En iyi film haricinde verilen birçok ödül ise insanları pek şaşırtmadı. Özellikle 2000 yılından beri süre gelen, eşcinsel temalı filmlerin Oscar adaylığında boy göstermesi hepimizi sevindirmişti. "Amerikan Güzeli" ve "Erkekler Ağlamaz" filmleri her ne kadar Hollywood için yeni yükselen değer niteliği taşısa da bizim için unutulmuş maziye bir ağıt niteliğindeydi. Yıllarca süre gelen politik mücadele meşrulaşmış ve ana akımın yıkılmaz değerlerine yumuşak dokunuşlar sergilemişti. Aynı yıllar içinde Türkiye'de gösterime giren Hamam filmiyse bir devrim niteliğindeydi. Her ne kadar Ferzan, vakti zamanında kocamı çalsa da iyi bir iş çıkarmıştı :)
Bu yılkiler ise gerçek bir çıkartmaydı. Ama beni asıl ilgilendiren John Wayne filmlerine atıfta bulunurcasına yapılan Brokeback Mountain değil, Transamerica'ydı. Fakat ne yazık ki, eli boş döndü. Altın Küre'yle kazanılan en iyi kadın oyunculukla gazı alınan film; gerçek bir baş yapıt niteliğinde aslında... Her ne kadar, ibne kovboyların dillere destan romantizmi önümüzdeki günlerde gözlerimizi yaşa boğacaksa da, ben ısrarla Amerikan Dönme'sinin vizyona girmesini bekleyeceğim. Neden mi? Çünkü o sadece liberal muhafazakarlığın mihenk taşı olan Amerika'nın değil; tüm dünyadaki transseksüellerin hikayesini anlatıyor. Adının "Transamerica" oluşuysa, hem transseksüellerin, hem de Amerika'nın bir geçiş sürecinde olduğunu gösteren yegane bir buluş. Dünyayı Teksas'a çeviren erkek egemen zihniyetin yenilgisini anlatan film, erkeklik fizibiliteleriyle inşa edilen kirişlerin teker teker nasıl yıkıldığı gözler önüne sererken, aynı zeminin kadınlık inşasıyla bambaşka bir hayat bulduğunu gösteriyor. Ama bu inşaatın "çevreye verdiği uzun süreli rahatsızlık" sırasında parçalanan bazı kalın taşlar birçoğumuzu eziyor ya da yaralıyor. Similya misali naşlayan koca binaları yıkılan uluslarsa kendini tekrar var ediyor; ta ki eski ezberlerinden kurtulup artık yeni şeyler söyleyene kadar...
Filmin bir yolculuk etrafında dönüşüyse eşi bulunmaz bir mecazi gönderme. Bir çok iyi filme konu olan yol figürü, hep önemli rol oynar. Yılmaz Güney'in "Yol"u, İngmar Bergman'ın "Yaban Çilekleri" filmi hep bu metafor üstüne kuruludur. Öyle ki, hem içe hem dışa yönelik bir yolculuğu anımsatır bu filmler. Transamerica'daki bacımızın bu yolculuk üzerine kurulu hayatı da aslında hepimizin erkeklik otobanından çıktığı yolda, kadınlığa ilerleyişini gösterir. Öyle bir yoldur ki, kimimiz yolda kalır, kimimiz başka arabalara çarpar, kimimiz ise kadınlığın uçsuz bucaksız tarlalarına varır.Yeni Ahit'den beri ezbere gelen Adem "babamızın" Havva'yı kaburgalarından çıkarışı, hep bu trans yolculuğun öyküsüdür halbuki. Kaçınılmaz yolculuğumuzun önüne çıkan engellerse bizi yıllar içinde bezdirmemiş; aksine güçlendirmiştir. Büyük bedeller ödetmiş; ama yıldıramamıştır. Çünkü yol hala devam etmektedir. Kadınlık yolculuğumuz boyunca orada burada bırakılan valizlerse, geride bıraktığımız erkekliğin izleridir. Bir kaç paçalı don ve yırtık pantolondan ibarettir.
Bu filmin bir propagandadan çok, sade bir yapım olduğunu düşünüyorum. Çünkü aşırıya kaçan hiçbir şey yok. Hatta her şey o kadar sade ki, ana karakterin birçoğumuzun özendiği “femme fatal” Banu Alkan modelinden çok, "Altın Kızlar" dizisinden fırlama Doroti oluşu yine birçoğumuzu hayrete düşürecek. Belki de asıl gerçekliğimizi gösterecek. Elbette bu "normalleştirme" süreci bazılarımızı rahatsız edebilir. Etmesi de gerekir. Bunun ağızlara çalınan bal değil de, kullanılacak iyi bir yol olduğunu düşünürsek... Çünkü artık süreç lehimize işliyor. Ağır, çarpık, kimi zaman barikatlarla dolu bir yolda, her daim ilerleyen ve kendine güvenen yolcularıyla.
sürmelican
|