geçmiş zaman olur (mu) ki!? / geçmiş turu...


Merhaba Gacı okurları, biraz geçmişte turlayalım mı? Önce işkence... Eğer bir devlet adamı “Türkiye'de işkence yok” diyorsa “var” diyor aslında. Örneğin bir zamanlarda dışişleri bakanımız sayın Mesut Yılmaz, çalışma ve sosyal güvenlik bakanımız İmren Aykut ve Türk-iş başkanı ILO toplantısı için yurtdışındalar. Ben de Ankara Emniyeti'ndeyim tek başıma. Üzerinde oturduğum gazeteyi okuyarak vakit geçiriyorum. Bir manşet; Mesut Bey'e soruyor dış basın muhabiri “Türkiye'de işkence var mı?” diye. Mesut Bey ise kesinkes “Hayır!” diyor. Ben tam gazeteyi okurken birden tüylerimi ürperten acı çığlıklar... Emniyetin resmi mesaisi bitmiş, saat beş buçuk olmuş, diğer mesai başlamıştı. Yalnızım, o gün aksilik ya tek başınayım. Tir tir titriyorum. Sanki sıra bana gelecekmiş gibi kulaklarımı kapatıp, öylece sayın Mesut Yılmaz'ın kocaman yalanlarına bakıyor, ağlıyor, içimde kopan fırtınaları dindirmeye çalışıyor, korkuyor, ürperiyordum. Benim için o gün bugündür her kim ki “Türkiye'de işkence yok” diyorsa koca bir yalandır. Yalan söylemek bir sanatsa, o sanatı da en iyi icra edenler siyasilerdir.

***
Bir gün evde oturmuş, günlük gazeteleri okuyordum. Elimde Günaydın gazetesi, muhabir adli tıptan bir doktorla söyleşi yapıyor. Doktor ilginç olaylar anlatıyor. Bir gün bir polis arıyor, “efendim bir kadın cesedi var, bi inceler misiniz?” diyor. Doktor gidiyor, kadını inceliyor ve “ne kadını be, dönme bu!” diyor, “önemsiz bi şey” diyor. Hipokrat filan hak getire...

***
Bir gün çarktan alındık, doğru emniyete... Arama tarama hoop müteferrikaya... O zamanlar müteferrika komseri “M”Bey dinci mi dinci, seccadesi hep yanında... Gacılara vebalıymışız, lanetliymişiz gibi bakıyor. Bize yaklaşmaz, sopayla copla dokunur, bir ucubeymişiz gibi davranırdı. Neyse, sabah oldu koridorda bir sessizlik... Bekçiye sordum “ne oldu?” diye, “Humeyni ölmüş” dedi. “Amirim ağlıyor, sakın bir taşkınlık yapmayın.” dedi. “Ama tuvalete gitmem gerek” dedim. “Tamam” dedi, kapıyı açtı. Tuvalete giderken göz ucuyla baktım “M”Bey ağlıyor. Üzgün... Matemde... O an şeytan bana dedi ki: “çevrende kötülükler gördüğünde beni suçlama. Çünkü ben sadece bu kötülükleri yansıtan bir aynayım”...

***
Siz siz olun “ben asla düşmem!” demeyin. İnsan şaşar beşer düşer. Bir sinema yıldızı, gerçek bir diva, muhteşem bir kadın, tütün kralının boğazda, temelini altından yaptırdığı bir sarayda dünyaya gelen, ayakkabısından şampanyalar içilen, Türkiye'nin ilk kadın yönetmeni Cahide Sonku hanımefendinin son günleri... O zamanlar şimdiki Pazartesi Kahvesi'nin yanındaki bir evde kalıyordu. O mutlu, muhteşem kadın gitmiş, yerine bambaşka bir insan, içler acısı bir kadın gelmişti. Cahide Hanım'a ara sıra şarap alıyordum. O güzelliğini hiç kaybetmeyen, tok, davudi sesiyle teşekkür ederdi. Son görüşümde karşımda iri siyah gözlüklerinin altında morarmış gözleriyle sönmüş bir Cahide Hanım vardı. Ve öldü. Fransa'da yaşayan biricik kızı Ender Doruk, cenazesine sadece bir buket çiçek gönderdi.

***
Gelelim Muazzez Arçay'a... Arçay Hanım'la Tarlabaşı Caddesi'nde yan yana oturuyorduk. Balkonlarımız bitişikti. Herkese soyadıyla hitap eder, koyu bir ateistti. Türkiye'deki ilk özel tiyatroyu kuranlardandı. Güçlü bir oyuncuydu ama kaderi o kadar güçlü değildi. Bir tek odada, yapayalnız, sakat haliyle güzel bebekler yapıp, o dönemin jönlerine, aktristlerine gönderirdi. Oradan gelen parayla içkisini alır, maaşıyla da geçinmeye çalışırdı. Bir gün “sayın Arçay, hiç birikiminiz yok mu?” dedim. “Gel” dedi. Beni ilk kez evine davet ediyordu. O güne kadar sadece balkon komşuluğumuz vardı. Gittim. Odada küfle alkol karışımı yoğun bir koku vardı. Sakat ayağıyla zar zor yürüyordu. Bir divana yan yana oturduk. “Bayan Çelik” dedi, “bak şu duvardaki ödüllere, Başbakan'dan, Cumhurbaşkanı'ndan, krallardan, yabancı devlet adamlarından... Bunlar karın doyurmuyor. Ben burada, onlar da duvarlarda benim gibi sararıp soldular...” Bir gün bir ahbabı çiğ köfte getirmiş. Yedikten sonra fenalaşmış, Samatya Sosyal Sigorta Hastanesine kaldırmışlar. Ben Mersin'deydim. O zaman siyah beyaz olan TRT akşam haberlerinde bir haber: “Büyük sanatçı Muazzez Arçay Samatya SSK'da vefat etti”... “Hey gidi dünya” dedim, yaşarken var olmayanlar, ölürken “çok büyük” oluyorlardı.

İşte böyle gacı okurları, daha neler neler... Koca bir hayata sığan küçük zerrecikler bunlar. Şu uzuuun, hiç bitmeyecek sandığımız hayat var ya, aslında iki kaşın arası kadar kısa. Gülün, eğlenenin, sevin, sevilin, sevindirin, yaşayın, yaşatın ama sakın kıskanmayın. Kıskançlık kanser gibidir. Bir sonraki yazımda, o efsane sokak Abanoz'da ve panayır anılarımda buluşmak üzere...

YANSIMA
“Derin bir inançla söylenen bir “hayır!”, başkalarını memnun etmek, kibarlık etmek ya da daha kötüsü, yoluna çıkan problemleri çözmek yerine onlardan kaçınmak için söylenen bir “evet!”ten çok daha önemlidir.”
Mahatma Gandi

kardelen

 

   
Gacıİstanbul © 2006 - Her Hakkı Saklıdır.