Bursa'dayım. Yıllık memleket ziyâretlerimden birinde. Bu defâ biraz farklı, yarı resmî. Gökkuşağı Derneği'nden arkadaşlarımın dâvetlisi olarak geldim. Fâtih'in ve Öykü'nün. Dernek ofisi hayli merkezi bir yerde. Heykel'de. Ne var, ne yok? Son durumu öğreniyorum. “Ahlâka aykırılar”(!) Kaos GL olarak bizim yaşadığımıza benzer bir durumu yaşıyorlar. Kalacağım yer konusunda Öykü'nün evinin pek müsâit olmadığını öğreniyorum. Ev uzakmış, üstelik annesi gelmiş. Setbaşı'ndaki bir evde kalacağım. Fâtih ve dernekte tanıştığım gacıların kaldığı evde. Didem, Kader, Nazar, Rüyâ, Tutku (Deniz)… Tanışma, yemek faslı derken evdeyiz. Dar sokaklardan birinde. Dışarıdan bakıldığında ilk dikkat çekici özelliği kapının önüne bir avlu yapılıp bu avlunun demirlerle kapatılmış olması. Gacılar Bursa'nın göbeğindeki bir evde bile böyle yaşayabiliyor demek ki! İçerideyiz. Bizi Atillâ karşılıyor. Atillâ Öykü'nün bir arkadaşı. Evin işlerine bakıyor. Bir giriş, solda karşıda iki oda. Her tarafta kanepe. Neden bu kadar çok? Bu ev sâdece kalınacak bir yer değil, aynı zamanda koli evi de ondan. Hiç koli evinde kalmamıştım. Biraz ürküyorum önce. Başımıza bir şey gelirse diye. Kızlar ve Fâtih tecrübeli. Her ne kadar geçtiğimiz aylarda ahlâk polisi evi arama izni olmadan basıp Fâtih'i dövse ve sonra da onları karakola götürüp nezârethâneye atmış olsa da “Bir şey olmaz”mış. Akşam oldu. Hazırlıklar başladı. Makyajlar yapılıyor, saçlar taranıyor, güzel giyiniliyor. Bazıları zâten şugardı. Butlar budu şugarlaştılar gacılar. Berdeli kolinin etik açıdan doğrusu yanlışı bir yana buna hakkımız olmalı diye düşünüyorum o sıra. Evlilik gibi. Evlenirim ya da evlenmem! Nakka nakinta! Çalıştıkları bir yer varmış. Bursa'nın tek gacı kulübü, tavernası daha doğrusu. Nazar beni oraya götürmek istiyor. “Gel, gör” diyor. Dans etmek istediğimi söyleyince Fâtih, “Tarz olarak sana uyacak türden bir yer değil. Arabesk çalar” diyor. Nazar, “Olsun yine de gel. Biz de fazla durmuyoruz zâten. Bir koli bulursak eve getiriyoruz. Sonra dışarıda işe çıkıyoruz.” Diyor. Her gacının yolu ayrı. “Yollarda madilik alıkılır. İstanbul'da arabayla çıkanlar var. Burada yok mu?” diye soruyorum. Aldığım cevap hiç parlak değil. “Bursa'da arabayla işe çıkınca hemen mimleniyorsun. Arabanı çiziyorlar, lastiklerini patlatıyorlar. Rahat vermi-yorlar.” Kim? Beybiler, siviller. Hepsi! Didem ve Nazarla 21:00 gibi çıkıyoruz. Didem, peçe takıyor. Bunu tanınmamak için yapıyormuş. Yolda birilerine takılıyor, Arapça bir şeyler söylüyor, lâf atıyor. Bütün gözler üzerimizde. Huzursuzum. Neden? Bu içselleştirilmiş bir gacıfobi mi, yoksa tâcizcilikten duyduğum rahatsızlık mı? Yanıtı Nazar veriyor. Ağırbaşlılığıyla. Didem Huysuz Virjinse, Nazar Ajda belki. Kararımı verdim. Ben Ajdacılardanım. ( Petrol'den beri. ) Uzunca bir akşam yürüyüşünden sonra sağ sâlim taksiye biniyoruz. Doğru tavernaya. Mekâna girdiğimizde beni barın önünde bir masaya oturtuyorlar. Gerek korumanın gerekse garsonların yüzlerinden pek hoş şeyler okumuyorum. Çok aşağılayıcı bakışlar dolaşıyor üzerimizde. Bu masa kızların masasıymış. Gelip gidiyorlar. Salına salına. Beni soruyorlar, tanıştırılıyorum. Nazar “İstanbul'dan misâfirimiz” diye tanıtıyor. Bursalı olup Bursa'ya İstanbul'dan misâfir gelmek tuhaf. Gacılardan biri benim kezban olduğumu düşününce Nazar gacı olmadığımı söylüyor. ( Anneannem hep “Büyük konuşmamak lâzım” derdi!) 22:30 gibi Nazar'la kalkıyoruz. Beni eve bırakıp işe gidiyor. Rüyâ, Fâtih, ben. Oturuyoruz. Gecenin saat bir buçuğunda kapıda polisler. Fâtih bakıyor. Adamın biri gelmiş, “Hakkınızda şikâyet var. Telefonlarımız susmuyor. Gürültü oluyormuş. Bu evde fuhuş yapıldığı yetmezmiş gibi bir de gürültü yapıyorsunuz, etrafı rahatsız ediyorsunuz” diye bizi azarlıyor. Bu ne demek? “Size göz yumuyoruz, siz de şansınızı zorlamayın” öyle mi? Öykü'nün avukatını arıyor Fâtih. “Arama izni olmadan içeri giremezler” deniliyor. Görünürde gidiyorlar, gerçekte buradalar. Pusudalar. Kızlardan biri müşteriyle gelse tutup götürecekler. Etrafta dolaşıp duruyorlar. Hani polis halkın huzuru için vardı? Kimin huzuru?
Fâtih'i gürültü konusunda uyarıyorum. “Haklı olabilirler, bu kozu ellerine vermemek gerek” diyorum. “Haklısın. Öykü de çok söyledi, ben de söyledim, Atillâ da söyledi. Dinletemedik” diyor. Odalar hiç boş durmuyor. Mantiler, balamozlar, laçolar, diginler… Gelip gelip gidiyorlar. Bâzen iki-üç kişi. Biri içeride, diğer(ler)i dışarıda. “Bekleme odasında”. Ortalama on dakika. Şaşkınlık içinde izliyorum. Bu nasıl seks diye düşünüyorum. Bankamatikten para çeker gibi. Madi(lik) var mı? Bâzen, çok nâdir. Saat 2:30 suları. Hızlı ayak sesleri. Kapı çalınıyor. Tutku. “Açın” diyor ağlamaklı bir sesle. Fâtih avlunun kapısını açıyor, koşar adımlarla eve giriyor. Üstü başı paramparça. Saçı başı darmadağın. Sırtı cop izine benzer izlerle dolu. Yere yıkılıyor, “Ne istiyorlar bizden?, ne istediler benden?” diye hüngür hüngür ağlamaya başlıyor. Saçlarını yolmaya başlıyor sonra. Uzun siyah saçlarını kökünden kopartırcasına çekiyor. “Bunlardan ne istiyorlar?” diye haykırıyor. Üçümüz zor engelliyoruz. Tutku çok kuvvetli. “Yapma, yapma” diye haykırıyorum ben de. Fâtih'ten bir bardak su getirmesini istiyorum. Suyu yüzüne çarpıyorum, ellerine, kolarına… “Tamam güzelim, tamam canım. Her şey yoluna girecek” diyorum. Biraz kendine geliyor. “Ne oldu Tutku?” diyoruz sonra. “Anlat canım” diyoruz. Ağzından birkaç kelime çıkıyor. “Dövdüler” diyor. Başka birşey yok! Kendinden geçiyor. Fâtih ile Rüyâ benden daha büyük bir şaşkınlık içinde. “Tutku kuvvetlidir, böyle bir şeyi ona kim, nasıl yapmış olabilir?” diye soruyorlar birbirlerine.
Beybiler mi madiler mi derken Fâtih kızları arayıp haber veriyor. “Tutku dövülmüş. Gelin” diyor. Ne gelen var ne giden. Yarım saat kadar sonra uyanıyor. “Mahfoldum ben, bittim” diyor. “Tecâvüze uğradım, soyuldum. Dört kişiydiler” diyor. Bunları duyar duymaz harekete. geçiyorum. “Hadi Fâtih, gidiyoruz. Hemen gerekli işlemleri yapalım. Adli tıpa gidip sperm örneği alalım, büyük tuvaletini yapmadan bu işi halletmeliyiz” diyorum. Fâtih'se önce “Bu geçenlerde başka bir kızın da başına gelmişti. Bir işe yaramıyor, tâkip etmiyorlar” diyor, sonra da kararlılığımı görünce “Tamam” diyor. Kızları bir kez daha arıyoruz. Daha önce aradığımızda pek ciddiye alınmamıştık, şimdi de alınmıyoruz anlaşılan. Yalnız Nazar. Tutku ile arası açık olduğu için daha önce aranmayan Nazar duyar duymaz geliyor. Büyük bir hışımla. “Böyle bir şeyi benim kader arakadaşıma kim, nasıl yapabilir?” Fâtih avukatı arıyor. Adliyeye gitmemiz gerektiği söyleniyor. Sperm örneğinden bahsetmeyince bu defâ ben arıyorum “Adli tıpa gidip bir an önce sperm örneği alınması gerekmiyor mu?” diyorum. Zoraki bir kabullenişle “Evet” diyor avukat. Avukata bunu benim söylemiş olmam sâdece bir başlangıç. “Fâtih evde kızları beklesin Deniz. Biz gidelim” diyor Nazar. Rüyâ, Tutku, o ve ben. Taksiyle gidiyoruz. Günün ilk ışıkları. Adliyede nöbetçi polisle karşılaşıyoruz. Olay mahallinin bağlı olduğu karakola gidip oradan alacağımız evrakla buraya dönmemiz gerektiğini söylüyor. “Avukatımız bize buraya gelmemiz gerektiğini söyledi” diyoruz. Aynı cümleleri tekrarlıyor. Yoldayız. Tutku tekrar kendinden geçiyor. Çarşamba karakolunun önüne geldiğimizde taksi şöförünün de yardımlarıyla güç belâ çıkartıyoruz arabadan. Kapının önünde iki polis. “Arkadaşımız tecâvüze uğradı, soyuldu. Adliyeden bizi buraya gönderdiler” diyoruz. Kıllarını bile kıpırdatmadan “Olay yeri neresi?” diye soruyorlar. Cevâbı alınca “Orası bize bağlı değil. Merinos Karokolu'na gideceksiniz” diyorlar. Nazar iyice sinirleniyor. “O zaman niye buraya gönderdiler bizi?” diyor. “Travesti olmasaydık böyle yapılır mıydı?” diyor. Yanıt yok. Nazar'ı sâkinleştirmeye çalışıyorum, “Öfkeyle kalkan zararla oturur. Bu ülkenin en büyük problemlerinden biri bu bürokrasi batağı” diyorum. “Çok da bize özgü değil” Merinos Karakolu'ndan içeri girdiğimizde bir anda bütün bakışlar üzerimizde. Bir ofis. Yan yana iki masa. İki genç polis. Ne olduğunu anlatıyoruz kısaca. “Tamam” diyorlar, adliyeye götüreceğimiz evrağı veriyorlar. Yine yollardayız. Orada nöbetçi doktor muayene ediyor Tutku'yu. Evrağa muayene sonucu ekleniyor. Karakola dönüyoruz. “İfâdesini alalım” diyorlar. Bize kim olduğumuz soruluyor. “Arkadaşlarıyız” diyoruz, Nazar “Biz ev arkadaşıyız, diğer arkadaş ise İstanbul'dan misâfirimiz” diyor beni göstererek.
Gayrıresmî bir ilgi bana karşı. Kim olduğum, ne iş yaptığım, nereden mezun olduğum gibi sorular. Deniz Yıldız olduğumu, yazarlık yaptığımı, İstanbul Üniversitesi Avrupa Birliği'ni bitirdiğimi ve Kaos GL Derneği'nin İstanbul temsilcisi olduğumu söylüyorum. “Temel Hukuk ve AB Hukuku okudum” diyorum bir de, özellikle. ( AB'yi ortadan kaldırmalı ama diplomasının hakkını da vermeli! ) Diğer kızlar da geliyor karakola Fâtih'le. Tutku'nun kimliği Fâtih'te. İyi ki gelmiş. Tutku'ya ifâdesi alınırken sorulacak sorulara mümkün olabildiğince açık, net, şâiyebe yer bırakmayacak şekilde cevap vermesi gerektiğini söylüyorum. Bana öyle öğretmişlerdi. Rutin sorular sorulup cevaplandırılırken arada beklenmedik bir soru. “Kaç senedir travestisin?” İtirâz ediyorum. “Bu soruyu niçin soruyorsunuz? İfâdeyle bir ilgisi yok” Polis çekinerek “Evet.” diyor, soru geçiliyor. “İfâdeyi hemen bilgisayardan çıkartıp bize okutacaksınız öyle değil mi? İmzalattıktan sonra da bir kopyasını vereceksiniz” diyorum. “Evet” diyor ilgili polis. Her cümle benim gözlerimin içine bakılarak yazılıyor. Kendimi Yargıtay Başkanıymışım gibi hissediyorum. İfâdeyi alıp inceliyorum. Kimlik bilgilerinin arasında meslek olarak “Deniz kod adlı travesti” yazılmış. “Bu ne demek? Arkadaşımız illegal bir örgüt mensubu mu ki Deniz kod adlı yazmışsınız. Transvestizmse meslek değil, onun mesleği seks işçiliği” diyorum. “Savcılar anlamıyor böyle yazmayınca, sonra bizim başımız ağrıyor” diyor polis. “Ama bu çok saçma. Seks işçisi yerine ne yazılacak o zaman. Âmiyâne tâbirle fahişe mi? Hukuk mezunu insanlar nasıl olur da seks işçiliğini anlayamaz” diyorum. Kilitleniyoruz. Polisler de ne söyleyeceğini bilemiyor, aynı cümleleri tekrarlıyor. Kızlar araya giriyor. “Öyle yazıyorlar Deniz. Şu anda yapılabilecek bir şey yok” diyorlar. Çâresizlik içinde “Tamam” diyorum. Can derdindeyken, haklılar. “Sperm örneği alınmalı” diyoruz yine. “Bir baksınlar hastanede” deniliyor. Bu kez de Devlet Hastanesinin yollarındayız. Fâtih, Rüyâ, Tutku ve ben. Tutku'nun serzenişleri iyice artıyor yolda. “Bıktım, yeter! Oradan oraya, oradan oraya. Şikâyetçi falan olmayacağım” diyor. Eve gidip yatmak istiyor. Zor iknâ ediyoruz. “Bunu yaparsan o pislikler cezâlandırılmaz. Yarın, öbürgün bizim de başımıza dert açarlar!” Fâtih ise “Devlet hastanesinde travestilerle ilgilenilmiyor Deniz” diyor. “Olamaz böyle bir şey. Buna hakları yok. Hele bir yapsınlar” diyorum. Omuzlarından tutarak hastaneye sokuyoruz Tutku'yu. Danışmaya olanları anlatıyoruz. İki dakika bekliyoruz. Bir doktor geliyor, Tutku muayene odasına alınıyor. Rüyâ arkasından gidiyor. Fâtih'e ve bana girişte beklememiz gerektiği söyleniyor. Muayene bittiğinde rapora bakıyoruz. Sperm örneği falan hak getire. Sanki kapkaç olayı. “Burada sperm örneğinden eser yok. Onun için gönderilmedik mi biz?” diyoruz Fâtih'le. Doktor ve hemşireler birbirlerine sormaya başlıyorlar. “Kim bakıyordu o işe?”, “Kim yapıyordu?” Karakol bilirmiş. Yine karakola. Karakoldaysa bunun için savcılığın özel izninin olması gerektiği ve ancak o izinle adli tıpa gidilip “genetik muayene” yapılabileceği söyleniyor. Savcı Cumartesi günü 10:00'dan önce gelmezmiş. Saat 8:30. Ne Tutku'da ne de bizde tâkat kalmıyor. Eve gidip önce onu yatırıyoruz, sonra da kendimizi. Ben elim(iz)den geleni fazlasıyla yapmış olmanın huzuru içindeyim. “Bundan sonrası adlî makamların işi” diye düşünüyorum. Eğer tüm bu yapılanlar kahramanlıksa şahsen ben kahramanlıktan gocunmuyorum.
Kahraman(lık)lara ihtiyâcımız var.
Deniz Yıldız 8 Temmuz 2006
|