Onlar ne bir melek ne de insan. Âdemle Havva'dan kalan... Onlar ki kendi olmak adına Tanrı'ya karşı gelen. Ve şeytanın işbirliğini reddeden. Şaşkınlara, kaybolmuşlara, sürgündekilere yol gösteren. Ve Tanrı'nın buyruğuyla; “Oku” diyen. İşte onlar bu buyrukla iki kelam ettiler. Adına Gacıistanbul dediler.
Ve şimdi bu üç kadına tüm kalbimle, sırasıyla Serap, Esmeray ve Demet'e, selam ederim bir nebze. Bu buyruğa kayıtsız kalma, “Oku”. Gerçek seninle gelecek çünkü.
ESMERAY; gelmiş geçmiş en çılgın roman. Biraz denyo biraz abazan. Ama her daim dinç ve sağlam. Yazılarıyla oynatan ve bir o kadar ağlatan. Biz seni çok sevdik Aradık seni didik didik. Unuttum yazımı dedin ama koliye dünden verdin.
Sürmelican: Belki aramızda çeşitli kuruluşlarla bağlantısı olan tek görünür gerçek sensin. Dergide yer alman da bu organizeliğin bir yansıması mı?
Esmeray: Politik olmamla çok ilgisi var. Herhangi bir feminist veya gey örgütüne mensup olmamdan bağımsız değil. Elbette dergi, bu örgütlenme şekillerinde yer almamda bir parça. Öncelikle birinci ağızdan kendimizi ifade edebilmemiz açısından önemli. Mesela eskiden de bir Gacı dergisi vardı. Hala var ama o zamankiyle şimdiki arasında fark var. Orada devamlı yazıyordum ama bu başka bir şey. Çünkü o bir vakıf projesiydi. Ama ona rağmen formatını değiştirebilmiştik. Şimdilerde bu format yetersiz. Ciddi bir politik teori eksikliği var. Politik bir şey üretirken pratik ve teoriyi harmanlamak gerekir. Bunun üzerinden de ortak bir dil oluşturulmalı. Kısaca, bir hukukumuz olması gerekiyor. Tabii içinde hiyerarşi beslememesi de gerekiyor. Hem Gacıistanbul'daki yazılar kendi politikasıyla çok paralel. Ayrıca şimdi olduğu gibi hep fanzin olarak kalmalı.
Sürmelican: Anladığım kadarıyla senin bu konular hakkında dile getirdiklerin bir kültürün sonucu.
Esmeray: Elbette. Edindiğim feminist teorilerin yansıması.
Sürmelican: Yazı bir anlamda yalnızlıktır. Senin yalnızlığın bu dergide neye dair oldu? Ya da tam aksine seni birilerine daha mı yakınlaştırdı?
Esmeray: Ben seks işçiliğini bıraktıktan sonra feminist oldum. Daha sonra sol bir örgüte mensup oldum. Ama bulunduğum mekânlarda ataerkil sorgulama çok zayıftı. Seks işçiliği yapan birisi, yapmayan birisine göre ciddi bir zaman-mekân ayrılığı yaşıyor. Bu sorun da yalnızlaşmaya neden oluyor. Örneğin hem feminist hem seks işçisi olmak düşünsel anlamda kişiye yabancılaşma getiriyor. Çünkü siz birisine sadece hizmet vermiyorsunuz. Ona kadınlığı, erkek egemen üslup üzerinden en ikincil pozisyonda sunuyorsunuz. Metalaştırıyorsunuz. Bu da benim gibi politik duruşa sahip olan biri için gidip gelmelere neden oluyor. Ama dergide yer almak bu yalnızlığı ortadan kaldırıyor. Hatta insanlara daha yakınlaştırıyor. Bir de benim üzerimden atamadığım bir karmaşa var. Kendimi ifade ederken sorun yaşıyorum. Çünkü ben ilkokul mezunuyum ve yazı işine girişmek beni biraz sıkıntıya sokuyor. Düşündüklerimi aktarırken yetersiz kalmaktan çekiniyorum. Ama yazı başına oturduğum an bu çelişkilerden kurtuluyorum. Hatta yazıya aktaramadığım birçok şey aklıma geliyor. Bu da kendimi ve bulunduğum yeri bir kez daha sorgulamama neden oluyor. O an belki yalnızım ama hoş bir yalnızlık. Çünkü o an kendim oluyorum. Kendimi sorguluyorum. Ama bu sadece yazınsal bir yalnızlık. İnsanlardan soyutlayan bir yalnızlık değil. Örneğin seks işçiliğini bıraktığım dönemde para sıkıntısı çekiyordum ve bazı travesti ve transseksüel arkadaşlarım “niye, lubunya değil misin, çarka çıksana diyordu”. İşte bu kendimi ifade ediş noktamda yalnızlaşmama neden oluyordu. Çünkü ben sadece ideolojik anlamda politika yapmıyorum, yaşamın dokunduğu her alanda yer alıyorum. Bu da bedenim üzerinden yaptığım politikanın, metalaşmaya nasıl karşı olduğunu gösteriyor. Belki de sorun tartışamamamızdır. Cinsiyet kimliğim yüzünden neden seks işçiliği yapayım. Yalnız buna ahlaki bir tavırla bakmıyorum. Eğer bir lubunya sadece avukatlığa ya da doktorluğa tâbi olsaydı da ben bu tavrımı koyardım. Belki o zaman sırf bu ön kabul yüzünden seks işçiliği yapardım. İnsan tercihleriyle yalnız kalıyor bazen. Bunda bir irade söz konusu. Toplumsal cinsiyet sorgulaması eksik kalan bir süreç, seks işçiliğini meşru görür. Ben seks işçiliği yapmak istemiyorum. Belki burada bir yalnızlık yaşıyorum. Tartışmıyoruz. Tartışma konumuzsa bu dünya üzerinde var olan “erkeklik” olması gerekir hâlbuki.
Sürmelican: Ben senin garip bir mesafen olduğunu hissetmişimdir. Yazılarında da bunu görüyorum. Bu bir tarz mı?
Esmeray: Farkında değilim. Bunu eleştiri olarak kabul ediyorum. Dikkate alacağım.
Sürmelican: Sence bu dergiyi dergi kılan şey ne?
Esmeray: Bence en temel şey, ortak bir dil etrafında toplanmamız. Örneğin, biyolojik kadınlarla, erkekten kadına travesti ve transseksüeller arasında çok fark var. Ama ezilmişliğimizin temeli aynı. Bence bizler her ne çatışma ortamında yer alırsak alalım ya da ayrışalım bir arada bu dergiyi çıkarabiliyoruz. Bunun ardında büyük bir güven saklı olduğunu düşünüyorum. Bu da bizim sesimiz diyebileceğimiz bir başarıya imza atmamızı sağlıyor.
DEMET; O uslanmaz bir nobran. Barbara Cartland romanlarından fırlayan. Her arzulu kadın gibi hırslı ve çalışkan. Kendiyle sürekli çatışan. Dili kırbaç, eli balyoz. Sinkafı bir karış toz. Belki de o son Amazon. Altına giymeyen soston.
Sürmelican: Neden Gacıistanbul?
Demet: Türkiye'deki travesti ve transseksüellerin kendi amaç, talep ve isteklerini ortaya koyabilecekleri bir yayın organına ihtiyacı vardı. Sadece travesti ve transseksüellere yönelik ve sadece onların emeğiyle çıkacak bir dergiye. Yazısından grafiğine, basımından dağıtımına. Bu eksikliğin giderilmesi gerekiyordu. Örneğin daha önce de buna benzer bir dergi çalışması vardı. 97'de çıkan “Gacı” dergisi her ne kadar travesti ve transseksüellere yönelik çıktıysa da karma bir içeriği vardı. İçinde sokak çocukları ve seks işçilerine dair yazılar vardı. Bu yüzden Gacistanbul'un çıkarılma gayesi bir öncekine göre çok özgün. 98'de Af Örgüt'ünden tanıdığım özel bir arkadaş vasıtasıyla bana 500 sterlin verilmişti. Bunun 150'si kullanılmıştı zaten. O zamanki atölye çalışmalarına. 350'si bende kaldı. Böylece kalan paranın oluşturulacak yeni bir projede yer almasına karar verdim. Bu da Gacıistanbul dergisine nasip oldu. Gacıistanbul'u çıkarmadan önce yaklaşık bir yıl toplandık. İlk sayımızı 35 YTL gibi küçük bir bütçeyle çıkardık. Beş parasız bir halde. Lambda'da yapılan gacı toplantılardan toplayabildiğimiz bu kadardı çünkü. İlk zamanlar çıkarabildiğimiz kadarını basıp satıyor ve bir sonraki basıma öyle para buluyorduk. İlk bu şekilde hayata geçirdik. Hazır paramız olmasına rağmen neden sıkıntı çektiniz derseniz, dergi kendi yağıyla kavrulmalıydı. Çünkü hazıra dağ dayanmaz. Daha sonra Almanya'daki dostlarımızdan da para aldık. Şu an yaklaşık üç sayı çıkarabilecek paramız var. Sadece üç.
Sürmelican: Dergi çıkarmak sana zevk veriyor mu yoksa politik duruşunun sana verdiği bir zorunluluk mu bu?
Demet: Ben politik bir insanım. Muhalif bir duruşum var. Çalışmalarım da bunun bir göstergesi. Ve bundan büyük bir keyif alıyorum. Ayrıca diğer dergi emekçilerinin de keyif aldığını düşünüyorum.
Sürmelican: Dergi içinde birçok tartışma oldu. Sence bunlar dergiye ne kattı ve ne götürdü?
Demet: Tecrübe kattı diyebilirim. Yaşamın her alanında bu gibi hadiseler yaşanmakta. Bazen yapmacık ilişkiler olmuyor değil. Bunu kişisel sorunlara yoruyorum. Benim 27 yıllık politik bir duruşum var. Ama yaşamın her alanındaki çatışmaya saygılıyım. Çünkü bu hem bireyi hem de bulunduğun durumu olgunlaştırıyor. Hem nicel anlamda da katılımı arttırıyor.
Sürmelican: Ancak nicel artış her zaman kalite artışına denk düşmeyebilir.
Demet: Evet, fakat biri gidip beş kişi geliyorsa bunu dikkate almak lazım. Şu an dergide çalışan arkadaşların çoğu ya Lambda'da çalışıyor ya da Lambda kökenli. Bazılarıysa bağımsız. Biz bireyleri ötekileştirmiyoruz. Aksine kişi buradan aldığı bilgilerle kendine muhalif bir kültür edinmiş oluyor. Ama bu bazı arkadaşlarla yaşadığımız problemleri yok sayıyorum anlamına gelmesin.
Sürmelican: Burada iğneyi kendine çuvaldızı başkasına sözü devreye girmiyor mu?
Demet: Tabi ki, yaşanılan her sorun kişiye özgü değildir. Bu da bizim zaman içinde deneyim sahibi olmamızı sağladı. Ama bu yapılan bazı yanlışları görmezlikten geldiğimiz anlamına gelmiyor. Örneğin bir travesti ve transseksüel grubun bizle sorun yaşadığı kanısındayım. Küçük hesaplar peşinde koşarak grubumuzun direncini kırmak istiyorlar. Bazı arkadaşlarımızın, yukarda bahsi geçen adını vermeyeceğim bir travesti kuruluşunda yer alması buna bir örnektir. Eğer dergi içindeki arkadaşlara ufak yaptırımlar uygulanıyorsa, bu derginin geleceği içindir. Dergiyi korumak içindir.
Sürmelican: Kitabın lüks kaçtığı bir memlekette dergi çıkarmak iddiacı bir yaklaşım değil mi? Bu iddiacılığın nedeni nedir?
Demet: Dediğim gibi ben bir aktivistim. Daha önce de yazıyordum. “Fesat”, “Gacı” ve 20 yıl önceki “Yeşil Barış” dergisinde. Böyle bir kültürden geldim. Biz alaylı olarak yetiştik. Şimdi de otobiyografimi yazıyorum. Ayrıca Türkiye önemli bir dönemden geçiyor. “Gökkuşağı”, “Pembe Hayat” ve Lambda'daki travesti ve transseksüeller olarak artık ulusal bir duruş sergiliyoruz. Belki çok zayıfız ama bu ulusal yayılış bölgeselliğe inerek yazıda vuku buluyor. Bunu da en iyi Gacıistanbul yapıyor. Bu bölgesel yayılımcılıkta dergiciliğin büyüyeceğine inanıyorum. Çünkü ihtiyaçların hızı kesilmiyor, bu da Gacıistanbul benzeri yayınların çoğalmasına neden olacaktır.
Sürmelican: Önceleri yazı yazmak burjuva aktivistliği olarak görülürdü. Bu yüzden bu tarz yayınlar küçümsenirdi.
Demet: Biz sırça köşklerimizde yazı yazmıyoruz ki. Burada yazanlar ideolojinin hem eylem hem de teori kısmında yer alıyor. Pratiği yazıya döken bir anlayışımız var. Dışarıdan ahkâm kesmiyoruz. Entelektüel birikimlerimizi yazıya ve sokağa döken bir duruşumuz var. Şu an dergi okuyan kaç travesti ve transseksüel var deseniz, belki bir belki iki. Ama bir kişinin bile okuması bizim için çok önemli. Böylece halka büyüyor ve mücadelemiz daha anlam kazanıyor.
SERAP; Yaşayan en “cool” insan, elbette birinciliği Garbo'ya kaptıran. Hiçbir şeyden geri kalmayan ve hiçbir şeye takılmayan. Dişi, snop ve asi. O bu dergi için üç temel şeyden biri: Seks, yazı ve nevi şahsına münhasır kendi...
Sürmelican: Yazının tükendiği bir dönemde bir dergi çıkarmak niye?
Serap: En temel sorunumuz toplumsal kabul... Bunu sağlayabilmenin tek yolunun da hakkımızda ilk elden “doğru” bilgiyi ulaştırarak toplumdaki yanlış imajları yıkabilmek olduğunu düşünüyorum. Yazı dışındaki araçların “doğru” bilgiyi etkili ve kalıcı bir şekilde aktaramayacağını düşünüyorum. Yazı kalıcıdır. “Söz uçar yazı kalır geriye”. Şimdi geriye dönüp baktığımda yazıya gereken önemi pek vermediğimizi görüyorum. 97'deki “Gacı” bu açıdan önemli bir girişimdi ama uzun süreli olamamıştı.
Sürmelican: Ama şu an tekrar yayındalar.
Serap: Demek ki gerekli.
Sürmelican: Artık Nobel almak bile suçken okur yazarlığa oynamak ne kadar akıl kârı sence?
Serap: Tehlikesini hiç düşünmedim. :)
Sürmelican: Belki yazıdan korkuyoruzdur.
Serap: Bizim yazmaktan başka çaremiz yok ki.
Sürmelican: Benim gibi MTV kuşağı için görsellik yazıdan hep ön plandaydı. Belki bunun özelinden sorumu cevaplayabilirsin. Popüler kültürü kullanma babında.
Serap: TV gündeminin altı hep boş kalıyor. Daha altını dolduramadan değişiyor çünkü. Sürekli, hızla akıyor ve geriye hiçbir şey kalmıyor. “Hafıza-i beşer nisyanla maluldür” çünkü. İnsan türü çok çabuk unutan bir canlı türü. Bu gündemin peşine takılarak, sadece gündemdeki olaylara tepki vermek biçiminde oluşan bir mücadelenin etkisiz kalacağını düşünüyo-rum. Gündemi kalıcı bir biçimde biz oluşturmalıyız. İşte yazı burada devreye giriyor. Gerçi son sayılarımızda biz de gündemin peşine takıldık gibi...
Sürmelican: Ama Eryaman olayları bir şekilde bizim gündemimizdi.
Serap: Ben gündeme genel bağımlılıktan bahsediyorum. Gündemi sistem oluşturuyor. Sistem gündem oluşturmasa hareket edemeyecek duruma düşeceğiz nerdeyse. Asıl sorun; kalıcı bir gündem, politika oluşturamamakta. Gündem bizim için sadece mesajlarımızı iletebileceğimiz bir araç olmalı. Bizim politikamız sadece gündemin önümüze koyduğu olaylara verdiğimiz tepkilerin bütünü oluyorsa; burada tehlikeli bir tuzağa düşüyoruz demektir. İktidarın en temel kontrol araçlarından biridir gündem. Çeşitli kesimlerin politikalarını gündemi sürekli değiştirerek, belirleyerek etkisizleştirir. Örneğin toplumun en hayati sorunları laiklik-şeriat ikileminde kaybolup gider. Yine aynı şekilde milliyetçilik de, iktidarın hayati toplumsal sorunların gözardı edilmesini sağlamak için kullandığı politik bir araçtır.
Sürmelican: Yani Bülent Ersoy'un bir televizyon ekranında gösterdiği tepki dikkate değer değil mi?
Serap: Peki orada doğru mesaj verilebildi mi? TV olayı cinsiyet kimliği nedeniyle ayrımcılığa uğrayan bir ses sanatçısı odaklı mı gündemleştirdi? Bence Hayır! Akıllarda sadece Bülent Ersoy'un Ebru Gündeş'e bağırıp çağırması kaldı. İki gün sonra da unutuldu gitti.
Sürmelican: 1 Mart 2003'teki tezkere tepkisi de pek ekran gündemi gibi değildi. Orada eşcinsel hareket bileşenleri de vardı.
Serap: Ben tezkerenin reddini sadece bu tepkilerin sağladını düşünmüyorum doğrusu. Bu genel tepkinin elbette etkisi olmuştur ama abartmamakta fayda var.
Sürmelican: (Hiçbir devrim iktidardan habersiz yapılmadı)
Kendi kitlemizi düşününce derginin hedefine ulaştığını düşünüyor musun?
Serap: Derginin hazırlık sürecinde, içeriği ve politikamıza dair çeşitli hedefler koymuş, buna bağlı olarak da bir çerçeve belirlemiştik. Şu ana kadar çıkan sayıların içeriğine şöyle bir baktığımda bu çerçeve içinde yer alan hemen her konuda yazmışız. Ama en önemli eksiğimizin belirlediğimiz hedef kitlelere yeteri kadar ulaşamama olduğunu düşünüyorum.
Sürmelican: Fanzin zaten bir yeraltı yayını değil mi? Ulaşma derken kimleri veya neleri kastediyorsun?
Serap: Örneğin ilk sayımızı medyadaki çeşitli yazarlara, gazetecilere göndermiştik. Ama geri dönen olmadı. Biz de bir daha göndermedik, oysa ısrarcı olmamız gerekirdi. Medyanın yarattığı yanlış travesti-transseksüel tiplemesini yıkmadan toplumsal kabulü sağlamamız mümkün değil çünkü.
Sürmelican: Ama birçok basın açıklaması vs yapılıyor. Yürüyüşler düzenleniyor.
Serap: Sadece yürüşlerle, basın açıklamalarıyla bir yere varacağımızı hiç sanmıyorum. Eğer hastalığa doğru teşhis koyamıyorsan, üstüne üstlük iyileştirecek sandığın ilacı da sürekli eksik dozda alıyorsan; 40 yıl da ilaç içsen o hastalık iyileşmez. Politikanı doğru belirleyip, doğru eylemlerle aktaramıyorsan; 40 yıl da mücade etsen bir yere varamazsın. Basın açıklaması ya da yürüyüş vs. anlık etkiler yaratan, bu yüzden de hiçbir zaman tek başına yeterli olamayacak eylemler bence. Toplumu dönüştürmeye yetmiyor. Bunun yanında hukuksal ve kültürel mücadele de gerekli.
Sürmelican: Seni bu çalışmada yoran en çok ne oldu?
Serap: Derginin baskıya hazırlığı bağlamında ilk sayısından itibaren hiç yorulmadım. Sayı aksamasın diye sabahladığım zamanlar oldu; hiç yorgunluk hissetmedim. Gerçi özel yaşamımdan kaynaklanan bazı aksamalar da olmadı değil. Ama bir başka açıdan son zamanlarda biraz yorgunluk hissetmeye başladım doğrusu. Gacıistanbul'u çıkaran ekip içindeki bazı görüş ayrılıkları, sorunlara yaklaşım biçimlerimizdeki ayrılıklar biraz yordu beni. Bir projeye başlarken bu tarz şeyleri göz ardı ediyorsun. Başlama heyecanı her şeyden önce geliyor. Ama sonra kişisel sürtüşmeler, çatışmalar işin içerisine giriyor. Bir süre sonra saflara ayrılıyorsun. Gönül beraberliği zedelenince, gönüllülük de bitiyor. Kimi yaklaşımların faydadan ziyade zarar vereceğini anlatma çabası herşeyden daha yorucu.
Sürmelican: Bence ayrıştığımız nokta bu. Biz özel alan politikası yapıyoruz. Duygulara yönelik. En as mücadelelerimizden biri de bu ikili ilişkilerdeki çatışma şeklilleri olmalı.
Serap: Ayrımcılıkla mücadele ediyoruz ama diğer yandan sürekli “ayrım”lar yaratıyoruz. Örneğin eşcinsel hareketi ele alalım. Türkiye'de son dönemde çok önemli bir aşamaya varıldı. Dernekleşme... Bu, sürekli yok sayılmaya çalışılan, görünmez kılınmaya çalışılan eşcinsel hareketin hukuki tanınırlığı demek. Tanımamak için direnseler de, önünde sonunda tanıyacaklar ve bu tanınırlık bir çok açıdan mücadeleye yeni boyutlar kazandıracak. Şimdi böyle bir aşamada bu derneklerin birbirleriyle didişmeye başladıklarını düşün. Bu kime, ne yarar sağlayacak? İlişkilerde temel bir ilkeyi gözardı etmemek gerek; eşcinsel hareketin tüm bileşenleri değerlidir. De-ğer-li-dir nokta. Ama bu toplam bir değerliliktir aynı zamanda. Birinin yaptığı hatayı eleştirirken onu değersizleştiriyorsan, kendini de değersizleştiriyorsun demektir.
Sürmelican: Dergicilik dünyasında Gacıistanbul'u nereye koyarsın?
Serap: Politik dergiler arasına koyarım. En başından beri de politik bir dergi olarak baktım.
Sürmelican: Mesela Pazartesi diğer kadın dergilerinin arasında satılıyor. Gacıistanbul da bu dergiler arasında yer alabilir bence.
Serap: Ben yine Birikim'in yanını tercih ederim :) Ama Gacıistanbul'un “Kadın Eserleri Kütüphanesi”nde bulunmasını çok önemsiyorum.
Sürmelican: Bazen yapay bir arşivcilikten öteye gidemediğimizi düşünüyorum. Daha çok katkı için okurlara sitemin ne olacak?
Serap: Gacıistanbul'un temel hedefi hem bir kültürel birikim oluşturmak, hem bir miktar politik bilinç oluşturmak. O yüzden içerikte olabildiğince zengin olmaya çalışıyoruz. Bunun içinde gullüm de var, cinsiyet kimliğine dair kuramsal yazılar da.
Eğer bir dergi çıkartıyorsak iyi bir şey çıkarmalıyız. Olanaklarımız ölçüsünde bunu ne kadar yapabiliyoruz? Ekibimizin tümünde bu kaygıyı görmüyorum. Bir derginin öyle ya da böyle çıkıyor olması yeterli gibi. Ben de zaman zaman kişisel inisiyatif kullanıp derginin çıkışını geciktiriyorum. Derginin belli bir düzeye ulaşmadan çıkması içime sinmiyor. İlave yazılar arayıp buluyorum, belli bir olgunluğa ulaştığında “tamam, hazır.” diyorum.
Okunurluğu sürekli artırabiliyor muyuz? Bilemiyorum. Tüm yazıların okunduğundan da şüpheliyim doğrusu. Örneğin şu ana kadar hiçbir yazı tartışmaya yol açmadı. Bir yazının tartışılabilmesi, yazının yazı doğurması, “bu yazıyı okumam gerekli” denmesi; bunlar benim beklentilerim. Bir de tabii; yazanlarımızın çoğalması...
sürmelican
|